Sinema

Dakota Johnson Fifty Shades’ten Sonra Kariyerini Nasıl Dönüştürdü?

Dakota Johnson, ilk olarak Fifty Shades serisinde Anastasia Steele karakterine hayat vermesiyle tanınan oyuncu. Bu cesur rolü sayesinde tüm dünya tarafından tanındı. Fakat karakterin oyuncunun önüne geçtiği bir rolden çıkmayı da başardı kendisi. İşte bu yazıda Johnson’ın Anastasia rolünden sonra kariyerini yeniden nasıl kurduğuna bakıyoruz.

Hatırlayacak olursan, Fifty Shades of Grey 2015’te hayatımıza girmişti. Tam tamına 11 yıl önce. 🙂 Ardından filmin devam filmleri gelmişti: Fifty Shades Darker ve Fifty Shades Freed. Kitap uyarlaması filmler arasında yer alan yapım dünya çapında ses getirmiş ve epey ilgiyle karşılanmıştı. Haliyle ilmin ana karakteri Anastasia’ya hayat veren Dakota’nın bu kadar cesur sahnelere ve konuya sahip bir filmde yer alması oldukça cüretkardı.

Bu iddialı karakterin ardından Dakota Johnson için büyük bir ihtimal izleyeceği yolu planlamak zor olmalıydı. Çünkü Anastasia karakteri kendisiyle ilk kez tanıştığı insanlar için neredeyse Dakota’nın önüne geçmiş durumdaydı. Böyle olsa da o aynı çizgide yürümeyi ve Anastasia’nın gölgesinde kalmayı reddetti. Bu reddedişle beraber kariyer yolcuğu yeniden şekillenmekteydi.

Dokato Johnson Hollywood’a Hiç Yabancı Değil

Onun Anastasia karakterinden nasıl sıyrıldığına bakmadan önce, oyuncunun alt yapısından ve oyunculuğunun genetik olduğundan kısaca bahsetmek isterim. 1989 Texas doğumlu Dakota Johnson’ın annesi Amerikalı oyuncu Melanie Griffith, babası aktör Don Johnson. Anneannesi ise eski model ve oyuncu Tippi Hedren. Anlayacağın sinemanın devler ligi gibi bir ortamında dünyaya geliyor oyuncu.

Bu açıdan bakınca, zaten oyuncunun Anastasia karakterinin gölgesinde kalmayacağı çok aşikar görünmekte. Tabii bu bizlere uzaktan görünen haliyle böyle.

Dakota Johnson ve Fifty Shades‘le Gelen Şöhret

Fifty Shades‘ten önce Dakota çocukken yer aldığı yapımların yanında, The Social Network gibi filmlerde küçük rollerle çıkıyor izleyici karşısına. Asıl çıkışı ise 2015’te geliyor.
Anastasia Steele karakteri kariyer yaşamının dönüm noktası oluyor ve milyonlar tarafından tanınıyor oyuncu. Bu denli şöhrete kavuşması Dakota Johnson için ister istemez bir çıkmaz oluşturdu.

Bu çıkmaz, oyuncunun karakterin gölgesinde kalacağı ihtimaliydi. Elbette bu her oyuncunun zaman zaman başına gelebilecek olan bir risk. Tabii bunun tam tersi örnekleri de vardı. Kimisi bunu bir avantaj olarak görüp benzer karakterler üzerinden kariyerini inşa ediyordu oyunculuk yaşamında. Fakat Dakota Johnson farklı bir yol tercih etmişti.

The Lost Daughter‘dan Daddio‘ya Uzanan Süreç

dakota johnson lost daughter

Bu yolu kanıtlayan en mantıklı yol elbette sonraki süreçteki filmografisine bakmak. Fifty Shades ardından oyuncu A Bigger Splash ve Black Mass gibi farklı yapımlarda karşımıza çıktı. Ardından fiziksel olarak daha zorlayacı olarak görülen bir role büründü Suspiria filmiyle.

Araya birçok film aldıktan sonra dikkatleri asıl olarak The Lost Daughter’daki Nina karakteriyle çekti. Filmdeki annelik ve kadınlık sorularının en önemli parçasıydı Nina karakteri. Böylelikle romantik bir kurgunun içinde yer almadı Dakota.

Ardından aynı zamanda filmin yapımcılarından biri de olduğu Daddio ile çıktı seyirci karşısına. Oyunculuğun doğrudan göz önünde olduğu küçük ölçekli bir filmi tercih etmişti bu kez. Bu da eleştirmenler tarafından pozitif anlamda cesurca bulunmuştu.

Materialists ile Alışılmadık Romantik Kurguya Dönüş

Matrialists ile Dakota Johnson romantik kurguya geri döndü. Fakat bu film bildiğimiz romantik kurgulardan değildi. Klasik romantik kurgu kalıplarını yıkan bir akışı vardı filmin. Aşkı modern statü, günümüz sosyal uygulamaları ve modern ilişkiler üzerinden ele alıyordu.

Modern ilişkileri hesaplama ilişkisi üzerinden ele alan filmde Dakota hayat verdiği Lucy karakteri ile bu dünyanın merkezinde yer alıyordu.


Anastasia Steele’den Dakota Johnson’a

Anlaşıldığı gibi, Dakota Johnson milyonlar üzerinde iz bırakan bir karakter üzerine bambaşka bir kariyer inşa etmişti kendine. Bağımsız filmlerden korkuya, psikolojik dramalardan daha küçük ölçekli yapımlara kadar çok çeşitli bir oyunculuk sergiledi. Yani romantik filmlerin oyuncusu olmakla kendisini sınırlamadı.

Yer aldığı filmlerle seyirciye her seferinde başka bir yüzünü ve yeteneğini gösterdi. Bu nedenle onun sinema kariyerindeki yolculuğunu önemli kılan özellikle bir nokta var. Bu da Hollywood’da büyük bir rolle tanınmasının ardından kendine yeni bir kimlik yaratabilmiş olması.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir