<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gizem Karabulak, Kazan Kültür sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://www.kazankultur.com/author/gizem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kazankultur.com/author/gizem/</link>
	<description>Burada Taşırmak Serbest!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Jan 2023 08:57:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/cropped-favicon1-32x32.png</url>
	<title>Gizem Karabulak, Kazan Kültür sitesinin yazarı</title>
	<link>https://www.kazankultur.com/author/gizem/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Arkadaşlarla Sohbetler: Modern Bir Aşk Romanı</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/arkadaslarla-sohbetler-modern-bir-ask-romani/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/arkadaslarla-sohbetler-modern-bir-ask-romani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2023 07:22:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlarlasohbetler]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlarlasohbetlerinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlarlasohbetlerkonusu]]></category>
		<category><![CDATA[sallyrooneykitapları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=14942</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sally Rooney'e "Sunday Times Yılın Genç Yazarı" ödülünü kazandıran esere gelin birlikte bakalım. Keyifli okumalar...</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/arkadaslarla-sohbetler-modern-bir-ask-romani/">Arkadaşlarla Sohbetler: Modern Bir Aşk Romanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Arkadaşlarla Sohbetler</em>, Sally Rooney’nin 2017’de yayımlanan ilk romanı. Romanla ilgili incelememiz sizlerle.</p>



<p>Kitapla ilgili kısaca şu bilgileri vererek başlamak istiyorum. İlk romanı olan <em>Arkadaşlarla Sohbetler </em>yayımlandığında, yazar henüz yirmi altı yaşındaymış. Ve romanın büyük bir kısmını, üç aylık bir süre içerisinde, Amerikan Edebiyatı yüksek lisansını tamamlarken yazmış. </p>



<p>Yazar, bu romanıyla <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Sunday_Times_Young_Writer_of_the_Year_Award" target="_blank" rel="noreferrer noopener">&#8220;Sunday Times Yılın Genç Yazarı&#8221;</a> ödülüne layık görülüyor ve hem eleştirmenler hem de okuyucular tarafından oldukça olumlu geri dönüşler alıyor. <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em>, dilimize 2019&#8217;da Monokl Yayınları tarafından kazandırılıyor. Çevirisi ise Pınar Umman&#8217;a ait. </p>



<p>Yazarın dünya çapında çok sevilen romanı <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Normal İnsanlar</a> gibi, <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em> de diziye de uyarlandı; seyretmek isteyenler için belirteyim. Hem de <em>Normal İnsanlar</em>&#8216;ın yapımcıları tarafından. </p>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sally Rooney,</a> kendi jenerasyonunun sesi olmak gibi bir hedefi olmadığını, sadece kendi bildiği şeyi yazdığını birçok röportajında dile getiriyor. Ama çoğu okuru gibi ben de insan ilişkileri konusunda çok başarılı bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. Ve ne yazsa okurum diyebileceğim bir anlatım tarzı var. </p>



<p>&#8220;Bu romanda beni ne bekliyor?&#8221; diye sorarsanız, modern ilişkilerin doğası ve milenyum problemleri olarak özetleyebilirim. Karmakarışık bir dünyada yaşayan kafası karışık genç insanların kurduğu biçimsiz ilişkiler&#8230; Ve eminim, kim olursanız olun kendinizden bir şeyler bulacaksınız. Gelin, bu genç insanların bitmek bilmeyen sohbetlerine ve karmaşık dünyalarına bakalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-arkadaslarla-sohbetler-romanin-konusu">Arkadaşlarla Sohbetler &#8211; Romanın Konusu</h2>



<p>Romanın üzerinden şöyle bir geçmem gerekirse; romanın anlatıcısı Frances, yirmi bir yaşında komünist bir <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/dylan-thomas-isigin-olumu-karsisindaki-ofke/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">şair</a>. Eski sevgilisi ve hala en yakın arkadaşı olan Bobbi ile birlikte şiir gecelerinde sahne alıyorlar. Romanın başında da de yine bir şiir gecesindeler. </p>



<p>Bu şiir gecesinde, kendilerinden on yaş kadar büyük bir yazar ve fotoğrafçı olan Melissa ile tanışıyorlar. Melissa, Frances ve Bobbi’nin fotoğraflarını çekiyor ve onlarla ilgili prestijli bir dergiye tanıtım yazısı yazmak istiyor.  </p>



<p>Şiir gecesinin ardından Melissa, onları evine davet ediyor. Böylece Melissa’nın aktör olan eşi Nick ile de tanışıyorlar. Frances, Bobbi, Melissa ve Nick, akşam yemekleri ve kitap lansmanlarında sık sık birlikte zaman geçirmeye başlıyorlar. Ve çok geçmeden, anlatıcı Frances ile Melissa&#8217;nın kocası Nick arasında yasak bir ilişki başlıyor. </p>



<p>Aslında bu romana bir aşk romanı diyebiliriz. Belki modern aşk romanı desek daha doğru olur. </p>



<p>Aşkla ilgili, ve birçok başka konuyla ilgili kesin yargılarımız var. Ama Sally Rooney hiçbir karakteri iyi veya kötü göstermeye çalışmadan, adeta karakterlerin nereye gideceklerini kendi de yazarken görmüş gibi. İnsanların ve dolayısıyla kurdukları ilişkilerin kolay kolay kalıplara sığdırılamayacak kadar karmaşık olduğunu gözler önüne seriyor Arkadaşlarla Sohbetler. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-bitmeyen-sohbetler">Bitmeyen Sohbetler</h2>



<p>Yazar bir yandan insanlara ve ilişkilere dair güçlü gözlemler yaparken, bir yandan özellikle Bobbi ve Frances’in birçok konuda entelektüel tartışmalarını sunuyor bize. Zaten &#8220;sohbetler,&#8221; bir Sally Rooney geleneği haline geliyor sonraki romanlarında da.  </p>



<p>Üç romanında da karakterlerin aşk, arkadaşlık ve kapitalizm gibi konularda diyaloglarını bolca görüyoruz. Modern dünyaya uygun şekilde bu tartışmaların bazıları yüz yüze oluyor, bazılarıysa e-mail yoluyla veya mesajlaşmayla.</p>



<p>Romanda kapitalizm eleştirisi olması elbette kaçınılmaz. Çünkü Bobbi ve Frances 2008’deki ekonomik çöküşü görmüş İrlanda’da yaşayan iki genç kadın; Rooney gibi. Rooney, kapitalizmi, kahrolsun kapitalizm demekten öteye giderek, onun çekiciliğinden de bahsederek eleştiriyor.  </p>



<p>Örneğin, Frances bir komünist olduğunu söylese de Nick’in evine gittiğinde onun mutfağındaki pahalı kahve makinesini ve diğer birçok pahalı araç gereci gizliden gizliye seviyor (syf.70). Melissa, Bobbi ile Frances&#8217;i ilk kez evine davet ettiğinde Frances, Melissa&#8217;yla Nick&#8217;in evini ve hayatını adeta büyülenmiş şekilde inceliyor. Hayatımızın her alanını bu derece ele geçirmişken kapitalizmin nimetlerinden faydalanmayanımız var mı zaten?</p>



<p>Aşkla ilgili şu tartışmaları da oldukça ilginç (mesaj uygulaması üzerinden konuşuyorlar):</p>



<p><em>Bobbi: sevgiye insanlar arası bir olgu dışında bir şey olarak bakarsan</em></p>



<p><em>: ve toplumsal değerler sistemi olarak anlamaya çalışırsan</em></p>



<p><em>: hem eşitsizliğin bütün mantığını dikte eden bencillik belitine meydan okuyor</em></p>



<p><em>: ve bu yüzden kapitalizme bir antitez gibi</em></p>



<p><em>: hem de buna rağmen boyun eğdirici ve kolaylaştırıcı bir tarafı var</em></p>



<p><em>: örn. annelerin çocuklarını fedakâr bir şekilde ve herhangi bir kâr amacı gütmeyen yetiştirmesi</em></p>



<p><em>: bir açıdan piyasanın talepleriyle çelişiyor gibi</em></p>



<p><em>: ama aslında bildiğin bedavaya işçi temin etmeye yarıyor</em></p>



<p><em>ben: evet</em></p>



<p><em>: kapitalizm sevgi&#8217;yi kar emeline alet etmiş</em></p>



<p><em>: sevgi söylemsel pratik, ücretsiz emek de bunun sonucu</em></p>



<p><em>: dediğini anlıyorum ama bu şekilde düşünülen sevgiye karşıyım</em></p>



<p><em>Bobbi: bu dediğin bomboş, Frances</em></p>



<p><em>: bir şeylere karşı olduğunu söylemekten daha fazlasını yapman lazım (syf.154-155)</em></p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-baskalari-olmadan-sen-diye-bir-sey-yoktur">&#8220;Başkaları olmadan &#8216;sen&#8217; diye bir şey yoktur*&#8221;</h2>



<p>Bobbi, Frances ile şiir gecelerindeki performanslarından sonra erkekler onlarla konuşmaya çalıştığında, hiç oralı olmuyor. Dolayısıyla, Frances’e göre, “gülümseyen ve dinleyen kız” olma görevi Frances’e düşüyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Böylesi bir karakteri oynamaktan keyif alıyordum; anlatılanları hatırlayan güleç kız. Bobbi bana “gerçek bir kişiliğimin” olmadığını düşündüğünü söylemiş ama bunu bir iltifat olarak söylediğini eklemişti. Çoğunlukla bu tespitine katılıyordum. Bana, istediğim zaman istediğim şeyi yapabilir ya da söyleyebilirmişim gibi; sonrasında da, ha, demek ki ben böyle bir insanım, diye düşünürmüşüm gibi geliyordu.</em> (syf.22)</p>
</blockquote>



<p>Bir röportajında Sally Rooney “Başkaları olmadan &#8216;sen&#8217; diye bir şey yoktur” diyordu (&#8220;There is no without others&#8221;). Aklıma burada o geldi. Bobbi ve Frances ikilisinin dinamiğinde, “Bobbi olmadan Frances” diye bir şey olamayacağından, belki de Frances’in daha sıcak ve insanlara cesaret veren biri olmasının nedeni Bobbi’nin lafını esirgemeyen ve sert yapısıdır. Daha doğrusu, bu ikilide, o rolü üstlenmesi gerekiyormuş gibi hissetmesinin nedeni budur.</p>



<p>Buna başka bir örnek olarak da Frances’in Nick’le yakınlaşmasını verebilirim. Melissa; Bobbi ve Frances’le tanıştığından beri hep Bobbi’ye daha yakın davranıyor. Şiirlerin yazarı Frances olmasına rağmen sanki onu görmüyor. Bunda, Bobby&#8217;nin kişiliğinin Frances&#8217;inkine göre daha &#8220;parlak&#8221; olmasının da etkisi var.  </p>



<p>Ayrıca tanıştıkları andan itibaren aralarında bir çekim var ve Bobbi, Melissa&#8217;ya karşı hisler beslemeye başlıyor. Dolayısıyla Frances dışarıda kalıyor. Nick’le  Frances&#8217;in de ilk sohbetleri, Frances’le Bobbi’nin, Melissa ve Nick’in evine akşam yemeğine davetli oldukları akşam oluyor. Çünkü aslında, Bobbi ve Melissa&#8217;nın neşeli sohbetlerinin dışında kalıyor ikisi.</p>



<p>Melissa’nın başarılarının ve güçlü duruşunun yanında, Nick pek de başarılı olamamış bir aktör. Hatta depresif nöbetleri olduğunu, bundan dolayı Melissa’nın onu küçümser bir tavırla idare ettiğini öğreniyoruz romanın ilerleyen sayfalarında.  </p>



<p>Frances ve Bobbi dinamiğinde ayakları yere sağlam basan Bobbi. Melissa ve Nick dinamiğindeyse bu kişi Melissa, bu çok net. Bu da aslında Nick ve Frances’i birbirine ittiren bir güç haline geliyor. Böylelikle, bu dörtlüden herhangi bir ikilinin dinamiği, her zaman diğer üçüne bağlı şekilde değişiyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-frances-ve-nick-iliskisi">Frances ve Nick İlişkisi</h2>



<p>Nick’e aşık olmasıyla birlikte, en güvendiği şey olan zekası, adeta Frances’i hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü Nick’le olan ilişkisini zekayla, mantıkla açıklayamıyor veya zekasıyla bu durumun içinden sıyrılmayı başaramıyor.  </p>



<p>“Diğer kadın” olmak, sistemi bu kadar eleştiren bir genç kadın için pek de mantıklı bir seçenek değil gibi. Kapitalizmi eleştiriyor fakat Melissa’nın yaşadığı hayata, başarılarına, büyük güzel evine,  ve en son da yakışıklı kocasına aşık oluyor.</p>



<p>Bunun yanı sıra, hayatında ilk birlikte olduğu erkeğin evli ve kendisinden on bir yaş büyük bir adam olması, onu hem ruhsal hem fiziksel olarak zorluyor. Frances Nick’ten, onun vermeye razı olduğundan fazla bir ilgi beklemeye hakkı olmadığı bir ilişkinin içinde.  </p>



<p>Bunun farkında da olsa acı çekiyor. Çünkü Nick evli, ve de ilerleyen sayfalarda anlıyoruz ki eşini seviyor, ondan ayrılmak gibi bir düşüncesi yok. Melissa’nın da Nick’i bırakmak gibi bir düşüncesi yok zaten. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Nick’in bana yaptığını düşündüğüm yanlışlara, bana söylediği ya da ima ettiği gaddarca şeylere takılıyor, bu şekilde ondan nefret edebiliyor ve ona karşı olan hislerimin yoğunluğunu safi nefret olarak gerekçelendirebiliyordum. Ama bana karşı takındığı tavırdaki incitici olan tek şeyin, şefkatini geri çekmek olduğunun bilincindeydim ve bunu yapmaya yerden göğe kadar hakkı vardı. Diğer her açıdan nazik ve düşünceli davranmıştı. </em>(syf.78)</p>
</blockquote>



<p>Diğer yandan, bu ruhsal sancıların yanında bedensel sıkıntılar da baş gösteriyor. Frances, Nick’le birlikte olduktan sonra sistit oluyor ve bununla ilgili şöyle hissettiğini söylüyor: </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Vücudum kötücül mikroplarla doluymuş ve iğrençmişim gibi hissediyordum. Nick’in benzer artçıl etkilerden muzdarip olmadığını biliyordum. Hiçbir denk tarafımız yoktu. Beni elindeki bir kağıt gibi buruşturup atmıştı</em>. (syf.78)</p>
</blockquote>



<p>Frances, Nick’e olan hisleri dolayısıyla kendini savunmasız hissediyorken, bir yandan bedeninde bir hastalık olarak bu rahatsızlık hissinin ortaya çıkması hem çok gerçekçi hem de sembolik gibi. “<em>Bedenim bana kullanılmış ve değersiz geliyordu</em>” diyor Frances; ruhunu da aynı şekilde hissettiğini anlamak mümkün.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-normal-olma-kaygisi">Normal Olma Kaygısı</h2>



<p>Frances’in kendisiyle ilgili karmaşalarını romanın birçok yerinde birçok farklı şekilde görüyoruz. Örneğin Frances, duygularına karşı kelimelerle ve zekasıyla bir duvar örmeye çalışıyor. “<em>Öyle akıllı olacağım ki kimse beni anlamayacak</em>” (85) diyor, Nick’le yaşadığı birliktelikten sonra kendini “<em>boş bir ambalaj kağıdı</em>” veya “<em>yarısı yenip atılmış meyve</em>” gibi hissettiği bir anda. Aslında zekası, onun her zaman sığındığı, kendini “normal” hatta diğer insanlardan üstün hissedebildiği bir alan.</p>



<p>Bir diğer yandan Frances’in aslında kendine bir yabancılaşması söz konusu olduğunu da söyleyebilirim. Frances, roman boyunca “normal” olduğunu hissetmediği zamanlarda bedenine dönebilmek için kendine zarar veriyor. </p>



<p>Sıkça yaşadığı şiddetli karın ağrılarından sonra rahminde bir sorun olduğunu öğrendiğinde; bundan dolayı çektiği ağrılarda, Nick’le konuşurken kendini bunalmış ya da kaygılı hissettiğinde kendine zarar verme eğilimleri oluyor.  </p>



<p>Örneğin ilk büyük ağrısını çektiğinde, Nick’ten hamile kaldığını ve bebeği düşürdüğünü zannedecek kadar kanaması oluyor. Sonunda öyle olmadığını öğrenip eve dönüyor. Evde yalnız kalınca, kolunda bir delik açacak kadar sert bir şekilde kolunu çimdikliyor ve bunun arkasından “<em>Hepsi bu. Ve bununla birlikte bitmişti. Her şey iyi olacaktı</em>” diyor (syf.147). </p>



<p>Babasının evine gidip evi çöplerle dolu bulduğunda ve babasını bulamadığında, yine “kendi bedeninin güvenliğine döndüğünü hissetmek için&#8221; kendisine zarar verme ihtiyacı duyuyor. Buna roman boyunca sık sık rastlıyoruz. </p>



<p>Kısacası bu romanda gerçek hayattan dağınık insanları okuyoruz. Yer yer anlıyoruz onları, yer yer sinir oluyoruz. Ama günün sonunda, hiçbir karakteri kolayca bir kalıba sığdıramıyoruz; gerçek hayattaki gibi. Bu da yazarın bu konudaki ustalığını gösteriyor. </p>



<p>Sizi bilmem ama ben hayatın içinden şeyleri okumayı çok seviyorum. Eğer siz de bu tür romanları seviyorsanız, ve henüz yazarla tanışmadıysanız <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em>&#8216;i okuyarak Sally Rooney ile tanışmanızı kesinlikle öneririm. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Kaynaklar</h3>



<p>Sally Rooney, Arkadaşlarla Sohbetler, çev. Pınar Umman, Monokl Yayınları, 2019.</p>



<p class="wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><iframe title="Sally Rooney on &#039;Conversations with Friends&#039;  | Writer Sally Rooney | Louisiana Channel" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/pqWEiiELzfo?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>



<p>https://www.newyorker.com/magazine/2017/07/31/a-new-kind-of-adultery-novel</p>



<p></p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/arkadaslarla-sohbetler-modern-bir-ask-romani/">Arkadaşlarla Sohbetler: Modern Bir Aşk Romanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/arkadaslarla-sohbetler-modern-bir-ask-romani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Önerisi: Schadenfreude</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/kitap-onerisi-schadenfreude/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/kitap-onerisi-schadenfreude/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2023 21:45:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[KİTAP ÖNERİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[kitapönerisi]]></category>
		<category><![CDATA[kolektifkitap]]></category>
		<category><![CDATA[schadenfreude]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=14823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitap Önerisi köşemizde bu hafta Schadenfreude adlı eserden ve kavramın derinliğinden kısaca bahsedeceğiz. Şu duyguyu hepimiz tanırız: Bir tanıdığımızın başına</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kitap-onerisi-schadenfreude/">Kitap Önerisi: Schadenfreude</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kitap Önerisi köşemizde bu hafta Schadenfreude adlı eserden ve kavramın derinliğinden kısaca bahsedeceğiz.</p>



<p>Şu duyguyu hepimiz tanırız: Bir tanıdığımızın başına talihsiz bir olay gelir ve biz onun üzüntüsünü paylaşmaya çalışırken içimizde sinsice bir sevinç filizlenir. Anlam veremeyiz ve ahlaki açıdan kendimizi sorgulamaya başlarız. Ben başkalarının talihsizliğine sevinen bir insan mıyım, diye kendimizden utanırız. </p>



<p>İşte bu “başkalarının talihsizliğinden duyulan keyif”, Almanca ismi Schadenfreude olan duygu. Önerimiz olan kitaba da adını veriyor. Gelin kitabın içeriğine kısaca göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kitaba-giris">Kitaba Giriş</h2>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/edebiyat/oneri/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Kitap Önerisi</a> köşemizdeki bu haftaki önerimiz Schadenfreude, 2018 yılında yayınlanıyor. Yazar <a href="https://www.ted.com/speakers/tiffany_watt_smith#:~:text=Tiffany%20Watt%20Smith%20is%20the,in%209%20countries%20so%20far." target="_blank" rel="noreferrer noopener">Tiffany Watt Smith</a>, özellikle duygular tarihini araştıran bir akademisyen. Kitap dilimize Kolektif Kitap tarafından kazandırılıyor ve çevirmeni Nüvit Bingöl.</p>



<p>Yazarın kitapta başlıca savunduğu, Schadenfreude’yı hasır altı etmenin ve ayıplamanın değil, onu anlamaya çalışmanın ve bize nasıl ayna olacağını görmeyi seçmenin sağlıklı olduğu. Bu yüzden de Schadenfreude’yı ele alıyor ve birçok farklı yönden inceliyor.</p>



<p>Kitapta birçok düşünür ve yazarın bu duygu üzerine düşündüklerine yer veriyor yazar: Nietzsche, Schopenhauer, Dostoyevski, Hobbes… Bunun yanı sıra farklı milletlerden Schadefreude’yi konu alan atasözleri… Kimisi bu duyguya tu kaka demiş, kimisi insan hayatındaki yerini kabullenmiş…</p>



<p>Örneğin filozof Thomas Hobbes bu duygu için “neşe ve merhametin karışımı” demiş. Bence bu duyguyu mükemmel özetleyen bir tanım bu. Başkasının yaşadığı talihsizlik aslında insana bir nevi güven veriyor. Hayat acımasız ve bunun tek muhatabı sen değilsin. </p>



<p>Hayatın adaletsizliğinden başkalarının da payını aldığını görmek, bize çektiğimiz sıkıntılarda yalnız olmadığımızı hissettiriyor. Aslında hissettiğimiz rahatlamanın kaynağı çoğunlukla bu oluyor bence.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-hayatimizda-schandenfreude-nin-etkisi">Hayatımızda Schandenfreude&#8217;nın Etkisi</h2>



<p>Kitabı okurken fark ediyoruz ki Schadenfreude’nın yeri hayatımızda sandığımızdan daha büyük. Örneğin kardeşiniz sizi dinlemediği için bir aksilik yaşadığında içten içe bir üstünlük hissi yaşarsınız. Kadın düşmanı bir ünlünün skandalı çıktığında adaletin sağlandığını hissettiğiniz için bir rahatlama… Size uzak birinin başına bir felaket geldiğini duyduğunuzda, içten içe iyi ki benim başıma gelmedi dersiniz, kendinizi şanslı hissedersiniz. </p>



<p>Kitapta yazar hem kişisel hayatından hem de insan hayatından birçok örnek veriyor. Biz de okurlar olarak kendi zihnimizde Schadenfreude yaşadığımız anlara gidiyoruz.</p>



<p>Yazar, Schadenfreude’nın bu kadar utanç duyulan ve saklanan bir duygu olmasının bize kendimizle ilgili düşündükleri olduğunu söylüyor. Bizi hasedimizle, kıskançlığımızla yüzleştiriyor; bastırdığımız birçok arzuyu ve korkuyu su yüzüne çıkarıyor. Neden Schadenfreude hissettiğimizle ilgili kendimize dürüst olursak, bu duygu bize kendimizi daha iyi tanıma imkânı verebilir.</p>



<p>Bir diğer yandan, Schadenfreude sosyal ilişkilerimizde de önemli rol oynuyor ve spordan dedikoduya toplu ritüellerimizin çoğunda yer alıyor. Yani aslında bu duygu, birbirimizle bağ kurma biçimimiz bile olmuş.</p>



<p>Bu duygu kendi başına bizim insanlar olarak duygusal kapasitemizin ne kadar geniş olduğunu gösteriyor. Aynı anda hem birinin üzüntüsüne ortak olup hem de içten içe bir rahatlama duyabiliyoruz. Yalnızca birinden biri doğru değil. </p>



<p>Bu da insan olmanın getirdiği bir şey; karmaşık yaratıklarız gerçekten de. Yani Schadenfreude, aslında diğer bütün duygular gibi, eğer ona doğru yaklaşmayı bilirsek bize kendimizle, insan olmakla ilgili çokça şey öğretebiliyor. </p>



<p>Yazarın hayatın içinden sunduğu örnekler, sade yazı dili ve samimi tonuyla, 156 sayfalık bu kitabı bir çırpıda bitireceğinize eminim. Bitirdiğinizde de kabullenmekte en zorlandığımız duygulardan biri olan Schadenfreude’yı daha iyi anlamış, böylece ondan utanmak yerine onunla yaşamayı daha iyi başarıyor olacaksınız. &nbsp;</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kitap-onerisi-schadenfreude/">Kitap Önerisi: Schadenfreude</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/kitap-onerisi-schadenfreude/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel Dünya Neredesin?: Bir Sally Rooney Klasiği</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Sep 2022 21:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[güzeldünyaneredesin]]></category>
		<category><![CDATA[güzeldünyaneredesininceleme]]></category>
		<category><![CDATA[güzeldünyaneredesinkonusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=10805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Normal İnsanlar'ın yazarı olan bir Sally Rooney klasiği incelemesiyle sizlerleyiz: Güzel Dünya, Neredesin?</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/">Güzel Dünya Neredesin?: Bir Sally Rooney Klasiği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Güzel Dünya, Neredesin? </em>Sally Rooney’nin şu ana kadarki üç romanının sonuncusu. Roman, 2021 yılında çıktı ve 2022 yılında Can Yayınları tarafından Türkçeye çevrildi. &nbsp;</p>



<p>İrlandalı genç yazar Sally Rooney, özellikle <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Normal İnsanlar</a> romanından ve romandan uyarlanan aynı isimli diziden sonra dünya çapında bir üne kavuştu. Özellikle İrlanda ve İngiltere’de olsa da ülkemizde dahi özellikle genç kesimin severek okuduğu romanların yazarı kendisi. </p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-guzel-dunya-neredesin-ne-anlatiyor"><em>Güzel Dünya, Neredesin?</em> Ne Anlatıyor? </h3>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-1024x682.jpg" alt="güzel dünya neredesin" class="wp-image-10996" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><em>Güzel Dünya, Neredesin?</em>’de dört ana karakter var: Alice, Eileen, Simon ve Felix. Roman, ünlü ve zengin bir yazar olan Alice’in, depo işçisi Felix ile<a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/tinder-avcisi-sakali-mavi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> Tinder </a>uygulamasından tanışıp buluşmasıyla başlıyor. Bir yandan da Eileen ve Simon karakterleri arasındaki ergenlik yıllarından beri süregelen adını koyamadıkları yakınlığı okuyoruz.  </p>



<p>Alice ile Eileen ise üniversite yıllarında tanışan iki yakın arkadaş. Yani yine birçok farklı dinamik var bu romanda da. Birçok yan karakter de var ama hiçbirinin hikâye için pek önemi yok. Romanın asıl üzerinde durduğu şey, bu dört genç insanın günümüz dünyasında ve bununla birlikte kendi iç dünyalarında yaşadıkları. Ve de tabii ki birbirleriyle olan ilişkilerinin hayatlarına etkisi. &nbsp;</p>



<p><em>Güzel Dünya, Neredesin?</em>’de, daha önceki romanlarını okuduysanız, yazarın olgunlaşmasıyla karakterlerin de olgunlaştığını görüyoruz. Karakterler bu sefer lise veya üniversite öğrencileri değil, 30’lu yaşlarına yakın insanlar. Hayatın daha da içindeler ve hepsinin hayatla kendince bir mücadelesi var tabii ki. Biliyoruz ki dünya gitgide daha karmaşık bir hal alıyor. Arkadaşlıklar, ilişkiler giderek zorlaşıyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız toplumun sorunları da cabası. Ekonomi ve siyaset artık herkesin derdi. Dolayısıyla, romandaki karakterlerin de.</p>



<p>Roman, Alice ve Eileen’in günlük hayatlarından kesitlerden (bu yüzden de Simon ve Felix ile ilişkilerinden) ve de birbirlerine gönderdikleri maillerden oluşuyor.<em> Normal İnsanlar</em>’a benzer şekilde yine diyalogların yoğunlukta olduğu bir roman <em>Güzel Dünya, Neredesin?</em>. Bu diyalogların bir kısmı yüz yüzeyken, bir kısmı WhatsApp, telefon ve mailler üzerinden veriliyor. Bu da romanı daha da gerçekçi ve günümüzü yansıtan bir roman yapıyor.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-y-kusagi-ve-kapitalizm">Y Kuşağı ve Kapitalizm</h3>



<p>Öncelikle, Alice ve Eileen’in birbirlerine gönderdikleri mailler aslında kitabın bel kemiğini oluşturuyor diyebiliriz. Çünkü zihinlerinden geçenleri en çok bu maillerde okuyoruz. Kişisel hayatlarının yanı sıra iki entelektüel insan olarak ülkelerinin ve dünyanın sorunlarını, bunların yarattığı kaygı ve eşitsizliği de konuşuyorlar. Çünkü bu sorunlardan bağımsız bir hayat sürmüyoruz gerçekten de.  </p>



<p>Her gün haberleri veya sosyal medyayı açtığımızda bir bilgi bombardımanına tutuluyoruz. Doğal kaynaklar yok oluyor. Kapitalist düzenin yarattığı iklim kriziyle birlikte insanlar arasında inanılmaz bir eşitsizlik oluşuyor. Özellikle genç insanlar olarak üzerimizde büyük bir sorumluluğun ağırlığı var. &nbsp;</p>



<p>Örneğin, kitabın başlarında Alice öğle yemeği almak için markete gidiyor. Orada paketlenmiş yiyeceklere, plastik şişelerdeki içeceklere bakarken bunun için sömürülen insanları düşünüyor. Eileen’e mailinde şöyle yazıyor:</p>



<p class="has-text-align-center"><em>“. . . her gün insanlar ölüyor, çocuk kadın demeden en feci şekilde kıymaya çevriliyordu, sırf ben tek kullanımlık plastik ambalaj katmanlarına sarılmış çeşitli öğle yemeği opsiyonlarından birini seçebileyim diye. Bu yüzden ölüyorlardı, büyük deney dedikleri buydu. Kusacağım sandım. <strong>Tabii uzun süremez böyle bir his.</strong> Günün, hatta belki haftanın geri kalanında keyfim olmayabilir de, n’olmuş yani? <strong>Sonunda parasını verip yine öğle yemeği alacağım.</strong> Endişeleniyorsan hemen seni rahatlatayım, aldım da.”</em> (sf.25)</p>



<p>Jenerasyonumuzdan bu paragrafı okuyup da kendiyle bağdaştıramayacak biri var mı? Öyle bir sistemin içinde yaşıyoruz ki, istediğimiz kadar nefret edelim, bir noktada onun bir parçası oluyoruz. Örneğin, plastik hayatımızın her alanını ele geçirmiş durumda. Biz yalnızca bir şey satın alıyoruz. Ama o satın aldığımız şey bize gelene kadar doğanın ve birçok insanın sömürülmesine neden oluyor.  </p>



<p>Peki, biz bu konuda ne yapabiliriz?  </p>



<p>Belki Alice öğle yemeği için o plastik ambalaja sarılı ürünlerden birini almayabilirdi. Ama tek kullanımlık plastik tüketimini tamamen reddetmiş veya sistemi çökertmiş olur muydu? Jenerasyon olarak ne kadar elimiz kolumuz bağlı hissettiğimizi anlatıyor bence yazar burada.</p>



<p>Peki, zannettiğimiz kadar umursuyor muyuz bu sorunları gerçekten? Yoksa kendi dünyamızın sorunları, dünyanın sorunlarından daha mı ilginç geliyor bize?</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ask-arkadaslik-seks">Aşk, Arkadaşlık, Seks </h3>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1024x682.jpg" alt="güzel dünya neredesin" class="wp-image-10994" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Alice, Eileen’e yazdığı maillerden birinde, kendisi de bir romancı olarak, çağdaş romanın sorununa değiniyor. Diyor ki, dünya sona eriyor, bir felaketin ortasındayız. Buna rağmen biz oturup roman yazıyor, romandaki karakterlerin birlikte olup olamayacağını dert ediyoruz. Bu, çağımızdaki gerçek ve önemli sorunları göz ardı etmek değil mi?</p>



<p class="has-text-align-center">&#8220;<em>Kısacası, insanlığın çoğunluğunun giderek hızlanan, giderek vahşileşen bir sömürüye uğramasına kıyasla bir romanın başkarakterlerinin başına ne geldiği kimin umurunda olabilir? <strong>Karakterler ayrılıyor mu yoksa birlikte mi kalacaklar?</strong> <strong>Bu dünyada bunun ne önemi olabilir? Dolayısıyla roman dünyanın gerçeğini örtbas ederek, onu metnin ışıltılı yüzeyinin altına gömerek işlevini yerine getirir.</strong> Biz de yine rahat rahat insanların ayrılıp ayrılmadıklarını gerçek hayatta olduğu gibi yine önemsemeye dönebiliriz – ancak ve ancak daha önemli olan şeyleri, örn. her şeyi unutmayı başardığımız takdirde tabii.&#8221; </em>&nbsp;(Syf. 98)</p>



<p>Eileen de şöyle cevap veriyor ona:</p>



<p class="has-text-align-center">&#8220;<em>Alice, günümüz romanının sorunu tam da günümüz hayatının sorunu olamaz mı? <strong>Uygarlık çöküşle burun burunayken seks ve arkadaşlık gibi hafif konulara kafa yormanın</strong> ucuz ve şımarık, hatta epistemolojik olarak şiddet eylemi gibi göründüğüne katılıyorum. <strong>Diğer yandan benim her gün yaptığım bu.</strong> . . . <strong>Belki tanıdığımız insanları sevmek ve onlar adına endişelenmek için, yapacak daha önemli şeyler varken bile sevmek ve endişelenmek için doğmuşuzdur. </strong>İnsanlığın sonu bir gün tükenecekse bu güzel bir tükenme sebebi, düşünebileceğin en güzel sebep olmaz mı? . . . <strong>birbirimizi fazla sevdiğimiz ve fazla ilginç bulduğumuz için.</strong> İnsanlığın bu tarafını çok seviyorum işte, hatta hayatta kalmamızı istememin sebebi de bu – <strong>birbirimizi aptala çevirdiğimiz için.</strong></em>&#8220;</p>



<p>Gerçekten de bildiğimiz haliyle medeniyet sona ererken, daha büyük, daha önemli şeyler varken bile biz arkadaşlığı ve seksi umursamıyor muyuz? Günün sonunda asıl umursadığımız şey kendi dünyamızın sorunları ve sevdiklerimiz oluyor. Dünya ne halde olursa olsun&#8230; Belki de Eileen’in dediği gibi, yaratılışımız böyledir. Tabii ki duyarsızlığımızı romantikleştirmemeliyiz&#8230; Ama insanın özüne dair güçlü bir gözlem yapıyor burada yazar.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-sosyal-medya-flort-uygulamalari-ve-iliskiler">Sosyal Medya, Flört Uygulamaları ve İlişkiler </h3>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin.webp" alt="güzel dünya neredesin" class="wp-image-10992" width="840" height="467" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin.webp 612w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-300x167.webp 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/09/guzel-dunya-neredesin-480x267.webp 480w" sizes="(max-width: 840px) 100vw, 840px" /></figure>



<p>Yeni jenerasyon olarak, bizden önceki jenerasyonun, mesela anne babalarımızın kurduğu tek eşli heteroseksüel ilişkileri eleştiriyoruz. Birine bağlanmak, evlenip çocuk yapmak bize demode ve anlamsız geliyor artık. Ama Eileen ve Alice birbirlerine gönderdikleri maillerde bunu da sorguluyorlar.  </p>



<p>Biz bu ilişki türünü eleştiriyoruz ama onun yerine ne koyabiliyoruz? Anlamlı ilişkiler kurabiliyor muyuz birbirimizle? Yoksa bu reddettiğimiz ilişki biçiminin yeri boş mu kalıyor? &#8220;Takılma” kültürü bazı hislerin, aslında işte o dünya sona ererken bile tutunduğumuz hislerin, içini mi boşaltıyor? Gitgide yakınlıktan, bağlanmaktan korkan insanlar haline mi getiriyor bizi?  </p>



<p>Alice, Eileen’e gönderdiği maillerden birinde şöyle yazıyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Klasik evlilik elbette işlevini yerine getirmiyor ve neredeyse her örneği şu ya da bu şekilde hüsranla sonuçlanıyordu ama her şeye rağmen bir <strong>teşebbüstü</strong>, . . .. Şimdi elimizde ne var? Ne koyabildik yerine? (syf.182)</em></p></blockquote>



<p>Belki de bu yüzden Alice, Felix ile anlamlı bir bağ kurabilmek için bu kadar çabalıyor. Okurken bu çok dikkatimi çekti. Flört uygulamaları üzerinden insanlarla tanışmak kolaylaşsa da aslında bir insanı gerçekten tanımak ve gerçek bir bağ kurmak gün geçtikçe daha zor oluyor.  </p>



<p>Zaten <em>Güzel Dünya, Neredesin?</em> bu ikilinin “date”iyle başlıyor ve aralarındaki gerilim fark edilmeyecek gibi değil. Sürekli birbirlerini yanlış anlıyorlar. Sen böyle dedin, ben şöyle demek istedim… Ama bu tuhaf bir şekilde onları birbirine de çekiyor bir yandan sanki.  </p>



<p>Alice ve Felix’in kısımlarını okurken hep birbirlerinden hoşlanmaktan çok, birbirlerine gıcık olduklarını hissettim. Buna rağmen Alice, Felix’i, hakkında doğru düzgün hiçbir şey bilmediği bir yabancıyı iş gezisi için gideceği Roma’ya davet ediyor. Kısa bir süre içinde ona aşık oluyor. Alice adeta, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/rene-magritte-asiklarin-tinder-esi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Tinder</a>’dan tanışıp kötü bir ilk buluşma yaşadığı bu adama inatla tutunmuş gibi. Belki de bu da bir teşebbüstür. </p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-iliski-deneyleri">İlişki Deneyleri</h3>



<p>Sally Rooney farklı ilişki biçimlerini araştırıyor romanda. Önceki romanları <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em> ve <em>Normal İnsanlar</em>’da da olduğu gibi, <em>Güzel Dünya, Neredesin?</em>’de de birçok farklı dinamikle karşılaşıyoruz. Alice ve Eileen arasında, Eileen ve Simon, Simon ve Felix, Felix ve Alice… Her bir dinamik bu karakterleri nasıl etkiliyor, bunu görüyoruz. </p>



<p>Bununla birlikte, iki insanın bir ilişkiye başladıklarında aslında bunun ne kadar deneysel bir şey olduğundan bahsediliyor. Örneğin, Alice ve Felix iki yabancı. Tanışıp biçimi belirsiz bir ilişkiye başlıyorlar. Diğer yandan Eileen ve Simon’a bakarsak, ergenlik yıllarından beri onlar da aralarındaki ilişkiyi bir kalıba sığdıramamışlar. Arkadaşlıklarını bozma korkusuyla daha fazlasını denemeye cesaret edemiyorlar. O yüzden iki insanın kurduğu her ilişki kendine özgü ve apayrı bir deney aslında. Ve biz bu deneyi sürdürürken, başımıza ne geleceğini hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz.</p>



<p class="has-text-align-center">&#8220;<em>Bazen insan ilişkilerinin kum ya da su gibi yumuşak bir şey olduğunu, belli kapların içine dökerek onlara biçim verdiğimizi düşünüyorum. Bir annenin kızıyla olan ilişkisi “anne ve çocuk” etiketli bir kabın içine dökülüyor, sonra iyisiyle kötüsüyle ilişki o kutunun şeklini alıyor ve onun içinde muhafaza ediliyor. İki mutsuz arkadaş belki kız kardeş olsalar aralarından su sızmazdı ya da bazı evli çiftler aslında ebeveyn ve çocuk olmalıydı, kim bilir<strong>. Peki biçimi önceden belirlenmemiş bir ilişkiye şekil vermek nasıl olurdu? Suyu boşaltmak ve dökülmesine izin vermek. Herhalde herhangi bir şekil almaz, oraya buraya saçılırdı. Felix ve ben biraz böyleyiz galiba. Aramızda bir ilişkinin ilerleyebileceği belli bir istikamet yok.&#8221; </strong>(syf.95)</em></p>



<h3 class="wp-block-heading">Son olarak&#8230;</h3>



<p><em>Güzel Dünya, Neredesin?</em> Bence Sally Rooney’nin şimdiye kadarki en güzel, en zengin roman olmuş. Karmaşık dünyanın karmaşık insanlarıyız. İletişim kurmakta zorlanıyoruz, bu problemli dünyaya katlanmakta zorlanıyoruz. Kayıp hissediyoruz. Ama her şeye rağmen dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, dünyayı “güzel dünya” yapan yer birbirimiziz. Birbirimizle kurduğumuz bağ, bize yaşama gücü veriyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Yorgundum, geç olmuştu, bir taksinin arka koltuğunda uyukluyordum, oturduğum yerde tuhaf bir hisle her nereye gidersem gideyim senin yanımda olduğunu, Simon’ın da yanımda olduğunu, <strong>ikiniz de yaşadığınız sürece dünyanın benim için güzel bir yer olacağını hatırlıyordum.</strong> (syf.161)</em></p></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kaynaklar">Kaynaklar: </h3>



<p>Sally Rooney, Güzel Dünya, Neredesin?, çev. Emrah Serdan, Can Yayınları, 2022. </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/">Güzel Dünya Neredesin?: Bir Sally Rooney Klasiği</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/guzel-dunya-neredesin-bir-sally-rooney-klasigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arafta: George Saunders&#8217;dan Özgün Bir Anlatım</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/arafta-george-saundersdan-ozgun-bir-anlatim/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/arafta-george-saundersdan-ozgun-bir-anlatim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 21:15:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[amerikanedebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[arafta]]></category>
		<category><![CDATA[araftainceleme]]></category>
		<category><![CDATA[georgesaunders]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=9201</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağımızın başarılı yazarlarından George Saunders'ın ilk ve tek romanı Arafta hakkında konuşuyoruz bu yazıda!</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/arafta-george-saundersdan-ozgun-bir-anlatim/">Arafta: George Saunders&#8217;dan Özgün Bir Anlatım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Arafta</em>, George Saunders’ın ilk ve henüz tek romanı. 2017 yılında yayımlanmış bu roman, son zamanlarda okuduğum en etkileyici ve acayip kitaptı. </p>



<p>Bundan önce öykü türünde yazan Saunders&#8217;ın ilk romanı <em>Arafta</em>, bir deneysel roman. Biçimi, konusu ve diliyle daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyor. <em>Arafta</em>, New York Times en çok satanı olmuş ve dünyanın en prestijli<a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/edebiyat" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> edebiyat </a>ödüllerinden olan Man Booker ödülüne layık görülmüş. Saunders, çağımızın en başarılı yazarlarından kabul edilmekte. </p>



<p>Kitabın orijinal ismi <em>Lincoln in the Bardo</em> (Lincoln Bardo&#8217;da). Bardo ise Tibet Budizm&#8217;inde, ölümle yeniden doğum arasındaki geçiş hali demekmiş.</p>



<p>Yazarın diğer birçok kitabı da <em>Arafta</em> gibi DeliDolu Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmış. İkna Ulusu, Tilki 8 ve Aralığın Onu gibi öykü kitapları okuyucular tarafından oldukça seviliyor. Ben öykülerini okumamıştım ama<em> Arafta</em>&#8216;dan sonra, kesinlikle Saunders okumaya devam edeceğim.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-romanin-cikis-hikayesi">Romanın Çıkış Hikâyesi   </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-1024x682.jpg" alt="Arafta" class="wp-image-9387" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/Arafta-2.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Roman, Abraham Lincoln’ın 11 yaşındaki oğlu Willie’nin yüksek ateşten ölümü üzerinden, arafta kalma durumunu inceliyor. Peki Saunders neden bu konuyu seçmiş? Neden Willie Lincoln?</p>



<p>Aslında, konu romanı seçmiş diyebiliriz. Kitabı yazmadan yirmi yıl kadar önce duyduğu bir şey Saunders&#8217;a bu kitabı yazması için ilham vermiş. 1862’de Amerika Birleşik Devletleri başkanı Abraham Lincoln, vefat eden oğlu Willie&#8217;yi defalarca mezarlıkta ziyaret etmiş. Onu tabutundan çıkarıp kucakladığı biliniyormuş. İç Savaşın ortasında oğlunun ölümünün acısıyla baş etmeye çalışan bir başkan. Duyduğundan beri bunu bir kurgu metinde geçirme fikri hep aklındaymış Saunders&#8217;ın. Aslında Saunders bir roman yazmayı planlamamış yazmaya başlarken. Kitap, roman olmaya kendisi karar vermiş bir nevi. </p>



<p>Konuyu, kitabın adından kabaca tahmin edebiliyoruz. <em>Arafta.</em> Ölümün, sıkışmışlığın anlatılacağını anlayabiliyoruz. Ama kitabın henüz ilk birkaç sayfasında neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Çünkü kitabın alışılmadık bir biçimi var. Özellikle kitap hakkında araştırma yapmadan kitabı okumaya başladıysanız.  </p>



<p>Ben de araştırmamıştım, yalnızca okuyanlardan çok iyi yorumlar duymuştum. Başlangıçta kafam karıştı dolayısıyla. Şu anda kim konuşuyor? Ne anlatılıyor? Yazar neden birden bire Abraham Lincoln ile ilgili yazılmış tarihsel metinlerden alıntılar vermeye başladı? Parça parça yazılmış kısımlar ve altında italik harflerle yazılmış bazı isimler var. Bunlar kim? Ama endişelenmeyin, bu kafa karışıklığı uzun sürmüyor. Biraz okuduktan sonra konuşanların kim olduğunu, kitabın yapısını ve nasıl devam edeceğini anlıyorsunuz. Sonrası zaten akıp gidiyor. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-arafta-nin-konusu"><em>Arafta</em>&#8216;nın Konusu</h2>



<p>Spoiler vermemeye çalışarak biraz romanın konusundan bahsetmek isterim. Zaten ne kadar anlatırsam anlatayım, mesele sadece olay örgüsünden çok dil ve biçim olduğundan kitabın hakkını veremem. Hikâye, Willie’nin gömüldüğü mezarlıkta geçiyor. Ve hikâyenin çoğunu arafta kalmış üç hayalet anlatıyor: Bevins, Rahip Thomas, ve Vollman.  </p>



<p>Kitaba Hans Vollman&#8217;ın hikâyesiyle başlıyoruz. Tabii ki anlatıcı sesi yalnızca bu üç hayalete ait değil. Onlarca hayalet arada bir çıkıp kendini gösteriyor ve onların da hikâyelerini dinliyoruz. Mezarlarını terk etmeyen bu hayaletlerin burada sıkışmış, kafası karışık, öldüğünü bile idrak edememiş ruhlar olduğunu anlıyoruz. </p>



<p>Diğer taraftan Saunders, kitap için Amerikan İç Savaşı dönemi ve Abraham Lincoln hakkında çok ciddi bir araştırma yapmış. Bu araştırmadan öğrendiklerini, dönemin sıkıntılarını, atmosferini de okuyucuya aktarmak istemiş. Ve oldukça direkt bir yol seçmiş bunun için.  </p>



<p>Bazı bölümlerde ruhların araftaki hallerini okurken, bazı bölümlerde Abraham Lincoln ve Amerikan İç Savaşı hakkında o dönem yazılmış metinlerden,  örneğin eleştirilerden ve anlatılardan alıntılar okuyoruz. Lincoln ailesinin ölümden önceki ve sonraki durumu. Başkan hakkında iyi ve kötü düşünceler.  </p>



<p>İlginç olan bir diğer noktaysa, bu tarihsel metinlerin bazıları da kurguymuş. Karışık gibi geliyor biliyorum ama zaten kitap öyle bir bütün oluşturuyor ki, hiçbir şey sırıtmıyor. Tarihsel metinlerden alıntılar da okuyucuyu sıkmayacak yoğunlukta ve uzunlukta romanda. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-olumu-kabullenmek">Ölümü Kabullenmek </h2>



<p>Araf denince genel olarak akla, ölümden sonra dünya ve öteki dünya arasında kalan bir yer gelir. Günlük olarak da kullandığımız bu kelimeyi, sıkışmışlığımızı anlatmak için kullanırız.</p>



<p>Peki <em>Arafta</em>&#8216;daki bu ruhlar neden arafta kalmışlar ve diğer tarafa geçememişler? Çünkü dünyada bırakamadıkları şeyler var, ayrılmayı kabullenemedikleri şeyler. Tamamlanamamışlar. Hatta yukarıda da belirttiğim gibi bu hayaletler öldüklerinin farkında bile değiller, Rahip hariç. Tabutlarına “hasta-kutusu” diyorlar mesela. </p>



<p>Willie&#8217;nin durumu ise daha farklı. Diğer ruhlardan öğreniyoruz ki çocuklar normalde arafta oyalanmamalıymış. Burası ruhlarına işkence eden, onları kabukla kaplayan ve gün geçtikçe eriten bir yer. Fakat Willie, babası gelip onun cansız bedenine sarılınca, geri dönme umudu buluyor içinde ve öteki tarafa göçmüyor. Hatta babasının ona olan bu sevgisi ve onu bırakmayışı diğer ruhlara da umut oluyor. Ama elbette dünyaya dönmeleri mümkün değil. Bu yüzden ne geri gidebiliyorlar, ne de ileri. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Babam söz verdi, dedi çocuk. Gelip benim gitmiş olduğumu görürse ne olacak? (syf.35)</em></p></blockquote>



<p>Ölümü kabullenememe durumu romanda iki şekilde karşımıza çıkıyor. Arkada kalan baba, cansız bir bedende hala oğlunu arıyor, onun öldüğünü kabullenemiyor. Bir yandan da ölüler, kendi ölümlerini kabullenemiyorlar. Bir şekilde geri dönebileceklerini umuyorlar çaresizce. Sevdikleri tarafından unutuldukça, onlar da kendilerini unutmaya başlıyorlar. Bu durumda, arkada kalan olmak mı daha zor yoksa sevdiklerini arkada bırakan olmak mı?</p>



<p>Ancak eninde sonunda zor da olsa öldüğünü, dünyaya ve sevdiklerine geri dönmenin mümkün olmadığını kabullenince öteki tarafa geçebiliyor ruhlar. Bevins ve Vollman&#8217;ın çabaları sayesinde Willie, öldüğü gerçeğiyle yüzleşiyor ve ancak o zaman göçüyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Ah, çok hoştu, dedi hüzünle. Orada olmak çok hoştu. Ama geri dönemeyiz. Eskiden olduğumuz halimize. Tek yapabileceğimiz, yapmamız gereken şey.</em> (syf.382)</p></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-arafta-ve-dil-yapisi"><em>Arafta</em> ve Dil Yapısı</h2>



<p>Kitabın en sonunda George Saunders ile yapılmış bir soru cevap var. Kitapla ilgili bazı şeyleri daha net anlamamızı sağlıyor. Örneğin, kitabın anlatımının Yunan korolarına benzediği söyleniyor bir yerde. Hayaletlerin anlattığı kısımlar, yani kitabın çoğunluğu, Yunan tragedyalarındaki çok sesli anlatıma benziyor gerçekten de. Bir cümleyi bir hayalet söylüyor, diğer cümleyi başka bir hayalet. </p>



<p>Kitabı birçok farklı ses anlatıyor ve her bir anlatıcının da farklı bir dili var. Her bir dilin okurken fark etmemenin mümkün olmadığı bir yapısı var. Bu dil yapısı ruhların bilinçlerini ortaya çıkarır nitelikte. Beni en çok etkileyen ses<em>, elise taylor</em> isimli genç kızın sesi oldu.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Eskisi kadar güzel görünmediğimi biliyorum. İtiraf etmem gerekirse zamanla, eskiden bilmediğim bazı sözcükler öğrendim</em></p><p><em>Sk becr bk ırznageç tecavüz gttensk</em></p><p><em>Ve kafamın içinde, belli nahoş köşelerde bu tür şeylerin </em></p><p><em>Loş hoş bcrildiğim yerler ark skklardan</em></p><p><em>Onları svr oldum</em></p><p><em>Özlüyrum o yerleri. Ve çok öfkeli hissediyorm. </em></p><p><em>Ben hiçbir almadım. Şey.</em></p><p><em>Çok erken gittim</em></p><p><em>Yalnızca </em></p><p><em>On dördüme kadar. (syf.53</em>)</p></blockquote>



<p>Not: Elisa karakterinin dili kitapta bu şekilde. Yazım yanlışı yoktur.</p>



<p>Elisa Taylor, göçmesi gereken yere göçemediği için arafta sıkışıp adeta bozulan, çürüyen, karanlık bir varlığa dönüşmüş. Bununla birlikte bilincinin ve dilinin de adeta çürüdüğünü görüyoruz. Benzer bir şekilde Rahip, Elisa&#8217;nın &#8220;<em>bir akbabaya, büyük bir köpeğe, kakaolu kek tıkınan bir kocakarıya</em>&#8221; (syf. 51) dönüştüğünü, kitabın sonlarına doğru Vollman da onun &#8220;<em>küçük boy bir tren vagonunun dumanlar tüten enkazı</em>&#8221; (426) biçimine girdiğini söylüyor.  </p>



<p>Bunları okurken şunu fark ettim, zihin öyle bir şey ki bir şekilde bu imgelerle verilmek isteneni algılıyor. Zihnimizde belirli bir his canlanıyor. Eminim şu an okurken siz de yazarın nasıl bir hâlden bahsettiğini anlamışsınızdır. Bir kabus gibi karanlık, absürt ve puslu hallere girip çıkıyor arafta sıkışan ruhlar. Özellikle Elisa gibi henüz çocuk olanlar. Bence bir ruhun çektiği ıstırap ve sıkışmışlık ancak böyle anlatılabilirdi. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-soyut-bir-alan">Soyut Bir Alan </h2>



<p>George Saunders Araf&#8217;ı öyle etkileyici bir şekilde tasvir ediyor ki, okurken kendinizi o atmosferin içinde buluyorsunuz. Kurguladığı ortam bize her fırsatta orasının bambaşka bir boyut olduğunu hatırlatıyor. Orada her şey mümkün çünkü bizim bildiğimiz madde dünyası değil orası.  </p>



<p>Ruhlar orada sürekli olarak biçim değiştiriyor, farklı haller alıyor, büyüyüp küçülüyor, bambaşka cisimlere dönüşüp insansı formlarını kaybediyorlar. Elisa&#8217;ya da olduğu gibi. Bu da sanki ruhun arafta girdiği o halleri yaşayanlar olarak algılayabileceğimiz hale getirmek gibi. Kelimelerin okuyucunun zihninde uyandırdığı anlam o ruhun bulunduğu hâle en yakın hissi çağrıştırdığı için özenle seçilmiş adeta. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Bay Collier (düştüğünde gömleği toprakla kirlenmiş, burnu ezilip dümdüz olmuş) devamlı yatay olarak havada süzülüyordu, tıpkı insandan bir pusula iğnesi gibi ve kafasının tepesi, o anda mallarından hangisi için en çok endişeleniyorsa o tarafa dönüyordu. (syf. 165)</em></p><p><em>Sapkınlıklarını bir kenara bırakmış olan kalabalık durmuş, alık alık Bay Bevins&#8217;e bakıyordu, çünkü konuşurken fazladan gözler, kulaklar, burunlar, eller vesaire edinmişti, öyle ki şimdi, kocaman ve etten yapılmış bir bukete benziyordu. (syf.179)</em></p></blockquote>



<p>Ne zaman daha önce okumadığım tarzda bir şey okusam önüme yeni bir dünya serilmiş gibi hissediyorum. Tarih ve kurgunun bir arada olması romancılıkta yeni bir şey değil elbette. Ama yazarın, Abraham Lincoln&#8217;ın oğlunu mezarlıkta ziyaret edip onu kucaklamasından yola çıkarak, böyle zengin bir şey ortaya çıkarması inanılmaz. Sanki o duyup yirmi yıl aklında taşıdığı hikaye, bir araf ve ahiret kurgulamak için yazarın bahanesi olmuş. Yeni ve farklı bir şeyler okumak isterseniz, kesinlike<em> Arafta</em>&#8216;ya şans vermenizi öneririm.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca">Kaynakça: </h3>



<p>George Saunders, Arafta, DeliDolu, 2017. </p>



<p></p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/arafta-george-saundersdan-ozgun-bir-anlatim/">Arafta: George Saunders&#8217;dan Özgün Bir Anlatım</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/arafta-george-saundersdan-ozgun-bir-anlatim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ev: İnsanın Aidiyet Arayışı</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/ev-insanin-aidiyet-arayisi/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/ev-insanin-aidiyet-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2022 21:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[evromanı]]></category>
		<category><![CDATA[kitapinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[nerminyıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[nerminyıldırımev]]></category>
		<category><![CDATA[türkedebiyatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=8631</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nermin Yaşar imzalı Ev hakkındaki incelememiz sizlerle... Bu yazıda "ev" üzerine düşünüyoruz. Keyifli okumalar!</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/ev-insanin-aidiyet-arayisi/">Ev: İnsanın Aidiyet Arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Ev</em>, Nermin Yıldırım’ın 2020 yılında Hep Kitap tarafından yayımlanan, en son çıkan romanı. Kitapta olaylar son sayfalara kadar çözülmeye devam ediyor. O yüzden sürprizleri bozmamaya gayret ederek kitabın bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.</p>



<p>Tek heceyle ağızdan çıkan, iki harften oluşan kısacık bir kelime. Ama içinde sınırsız anlam barındırıyor. Ev, hepimiz için bambaşka bir şey. Belki dört duvardan oluşan bir ev gerçekten, büyürken içinde hayata köklerimizi saldığımız. Ya da belki bir mevsim. Belki çocukken arkadaşlarımızla saklambaç oynadığımız sokak. Belki de bir insan. Böylesine geniş bir kavram, hayata tutunabildiğimiz yerde anlamından bir şey kaybetmeden küçülüp tek bir şeye sığabiliyor. Aynı zamanda <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sanatta-ev-imgesi-aksamlari-eve-kac-kisi-donuyoruz" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ev</a>, sanat alanında karşımıza sıklıkla karşımıza çıkan imgelerden biri.</p>



<p>Peki, “ev” deyince sizin zihninizde nasıl bir resim canlanıyor? Bu kelime sizi nereye götürüyor?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-nermin-yildirim-kimdir">Nermin Yıldırım Kimdir? </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-1024x682.jpg" alt="nermin yıldırım" class="wp-image-8912" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/nermin-yildirim-kimdir.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Yazardan kısaca bahsedeyim bilmeyenler için. Nermin Yıldırım 1980 yılında Bursa’da doğmuş. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri fakültesinden mezun olduktan sonra çeşitli gazete ve dergilerde çalışmış. Kendisi hem Barselona’da hem İstanbul’da yaşıyor.</p>



<p>Şu ana kadar yayımlanmış yedi romanı var:</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Unutma Beni Apartmanı (2011, Doğan Kitap)</li><li>Rüyalar Anlatılmaz (2012, Doğan Kitap)</li><li>Saklı Bahçeler Haritası (2013, Doğan Kitap)</li><li>Unutma Dersleri (2015, Doğan Kitap)</li><li>Dokunmadan (2017, Hep Kitap)</li><li>Misafir (2018, Hep Kitap)</li><li>Ev (2020, Hep Kitap)</li></ul>



<p>Yazar, <em>Ev</em> ile 2021 Duygu Asena roman ödülünün sahibi olmuş.</p>



<p>Nermin Yıldırım’ın kelimelere olan düşkünlüğünü ilk sayfadan anlıyorsunuz. Zengin kelime bilgisiyle, doyurucu ama akıcılığından da bir şey kaybetmeyen bir dille yazıyor. Kitap uzun olmasına rağmen bir çırpıda bitiyor. Daha önce yazarın <em>Saklı Bahçeler Haritası (2013)</em> romanını bir gecede bitirmiştim. <em>Ev</em> de aynı şekilde oldukça sürükleyici, bir o kadar da etkileyiciydi.</p>



<p>Çok insanca, çok tanıdık hisleri araştırıyor Nermin Yıldırım. Roman boyunca ben de Seher&#8217;le birlikte kendi evimi aradım. O ev hissine en yaklaştığım anlara gittim zihnimde. Seher&#8217;le birlikte ben de kendimle yüzleştim. Bence kitabın en güçlü tarafı da bu. Okuru da karakterleriyle birlikte kendi içine doğru bir yolculuğa çıkarıyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Evsiz Yurtsuz Bir Kadın</h2>



<p>Seher isimli anlatıcımız, çocukluk yılları boyunca evden eve gezmiş bir <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/kadin" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kadın</a>. Annesi onu iki aylık bir bebekken bırakmış. Babası İsveç’te kendine bir hayat kurmuş. İkisiyle de sağlıklı bir ilişkisi yok dolayısıyla. Dedesiyle yaşarken, onun ölümü sonrası akraba evleri arasındaki yolculuğu başlıyor. Dedesinin evinden halasına, oradan amcasına, o evden bu eve gönderilip duruyor. Fakat hiçbir yere ev diyemiyor, ait olamıyor. Çünkü kökleri ev dediği yerden, dedesinin evinden, o şehirden, çocukluk aşkı Ali’den zorla sökülmüş. Bir daha da köklenmesi mümkün olmamış. O yüzden artık gittiği her yerde bir yabancı, bir misafir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Sadece adresimi değiştirmemişti dedemin kaybı. Bir evin ferdi olma hissimi de sonsuza dek elimden almıştı. O konak benim ilk ve son evim, ne kadar çabalasam da dönemeyeceğim İthakamdı. Sonrasında, başımı kaç çatının altına sokarsam sokayım, gittiğim yerlerde nasıl el üstünde tutulursam tutulayım, bir ömür yakamı bırakmayacak evsizlik duygusu da hep peşim sıra geldi. (Syf.14</em>)</p></blockquote>



<p>Bu yurtsuzlukla birlikte ciddi bir kimlik karmaşası da yaşıyor tabii. Her ev değiştirdiğinde hobileri bile değişiyor mesela. Bir akrabasının evinde Kuran kursuna gönderilirken, diğer evde dövüş sanatları kursuna gönderiliyor. Her gittiği evde, o evin bir öncekinden bambaşka kurallarına alışmak zorunda kalıyor. Yeni bir şehirde, yabancı yüzlerle dolu yeni bir okulda kendini sevdirme kaygısı duyuyor. Artık bir yetişkin olup kendine evine çıktığında bile, bütün kolilerini açıp yerleşmiyor. Çünkü “nasılsa burada da kalıcı olamayacağım” düşüncesi var bilinçaltında. Her an gitmesi gerekecekmiş gibi, bir eli kapı kolunda devam ediyor hayatına.</p>



<h2 class="wp-block-heading">&#8220;Ev&#8221; Nedir? </h2>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="960" height="639" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720.jpg" alt="Nermin Yıldırım ev" class="wp-image-8917" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720.jpg 960w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720-768x511.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/mountains-1547302_960_720-480x320.jpg 480w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></figure>



<p>Öyle ya da böyle hepimiz hayatımız boyunca bir ev ararız. Bir apartman dairesine taşınırız, temizlik yapıp halıları sereriz. Sonra bir Türk kahvesi yapıp eserimize bakarak içeriz. Şimdi eve benzedi, deriz. Peki, ev nedir ki bir yer eve benzesin?</p>



<p>Sanırım ev, anne karnındaki “tam” olma haline en yaklaştığımız an. Hani henüz bir kimliği olmadığı için eksiklikleri de olmayan, annenin bir uzantısı olduğumuz hal var ya. Henüz dünyayla tanışmamış, anneden koparılmamışız. Dünyaya bir kere düştükten sonraysa o tam olma halini arar dururuz.  </p>



<p>Belki de dünyanın hiçbir köşesinde anne karnı kadar güvenilir bir ev bulmak mümkün olmadığından, çoğu zaman kendimizi ait hissetmeyiz bulunduğumuz yerlere. Ait hissetmek için her şeyi yaparız, yine de bir şeylerin eksikliğini duyarız. Ama bazı anlar vardır ki bizi o hisse çok yaklaştırır.</p>



<p>Mesela Seher’in yolculuğu sırasında tanıştığı, Ogo’nun arkadaşı Yakup, ıslıkla bir şarkı çalıyor. Seher’i tanıdık bir yere götürüyor bu ıslık:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Hani çocuksundur, kaygısızsındır. Sıcak bir yaz günü denizin üstünde sırtüstü uzanmış, bedenini saran ılık suyun sokulgan, minik dalgalarıyla hafif hafif sallanmaktasındır. Güneş gözlerini kamaştırdıkça, ıslak kirpiklerinin arasında rengarenk dönen dünyaya bir çiçek dürbününden seyreder gibi bakmaktasındır. Kumsal canın istediğinde çabucak varabileceğin kadar yakında, istemediğinde sana ilişemeyecek kadar uzaktadır. Tepede güneş sarı, sıcaktır, altında deniz mavi, ılıktır ve hayat önünde uçsuz bucaksız bir oyun parkı gibi uzanmaktadır. Yarını düşünmezsin yine de. Şimdiye evin gibi sığınmışsındır.&nbsp; (Syf.129)</em></p></blockquote>



<p>Şimdiye evin gibi sığınmak, bence evi çok güzel özetleyen bir tanım. Bizim peşinde koşup durduğumuz şey bir güven ve huzur hissi. Onu nerede, kimde, hangi anda bulursak ev bizim için orası, o kişi, o an olabiliyor aslında. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yürümek </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-1024x576.jpg" alt="Nermin Yıldırım Ev" class="wp-image-8924" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-1024x576.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-300x169.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-768x432.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-1536x864.jpg 1536w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-2048x1152.jpg 2048w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/08/el-cabo-fisterra-el-final-del-camino-de-santiago-480x270.jpg 480w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><em>Ev</em>, bir yolculuk hikâyesi. Esere, ev imgesinin yanında <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis" target="_blank" rel="noreferrer noopener">yol</a> temasının da  eşlik ettiğini söylemek mümkün. Seher, yolculuğuna adeta bir davetsiz misafir olan hayat dolu arkadaşı Ogo ile, hayatının en uzun yürüyüşüne çıkıyor: Camino de Santiago. Kısaca bahsetmek gerekirse, İngiltere ve İrlanda’ya kadar bile uzanan bu yol, bir hac yoluymuş. Hazreti İsa&#8217;nın havarilerinden Aziz Yakup&#8217;un mezarının İspanya’nın Santiago de Compostela şehrinde olduğuna inanılırmış. Bu yüzden Orta Çağ’da binlerce Hristiyan yürümüş bu yolu. Hatta tarihinin bundan da öncesine, Şamanlara kadar uzandığı söyleniyor.  </p>



<p>Doğasıyla meşhur olan bu yolu günümüzdeyse dünyanın her yerinden insanlar, spor, turizm amaçlı veya manevi sebeplerle hala yürüyormuş. <em>Ev</em>&#8216;de Seherle Ogo, Portekiz’in Porto şehrinden başlayarak 280 kilometre yürüyorlar. Günler süren yolculukları boyunca peşlerine takılıp bu yolda onlara eşlik ediyoruz biz de okuyucu olarak.</p>



<p>Yol teması, yürümek, hareket halinde olmak birçok romana ve filme konu olmuş bir tema. Nedeniyse insanın hayat boyu bir arayış halinde olması ve fiziksel yolculuğun zihinsel yolculuğu da beraberinde getirmesi diyebiliriz. Kendi günlük hayatlarımızdan düşünelim. Bir duygunun içinde sıkıştığımızda çoğu zaman ilk aklımıza gelen kendimizi dışarı atıp yürümek olur. Mümkünse sahilde veya doğayla iç içe olabileceğimiz bir yerde. Ayaklarımızla ileri doğru bir yolculuk yaparken, zihnimizde geriye doğru bir yolculuk yaparız.</p>



<p>Seher de bu yolculukla, evsizliğinin kökenlerine, yani çocukluğuna gidiyor. Terapisti Çiğdem Hanım ile seanslarından kesitler hatırlıyor. Çocukluğundan, gençliğinden anılarla, yıllarca arkasında bırakmak zorunda kaldıklarıyla yüzleşiyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading">“Kaval Kemiği”</h2>



<p><em>Ev</em>&#8216;de, yine bir yürüyüş günü bir mezarlıktan geçerken, Ogo’yla Seher, uygarlığın başlayışı üzerine konuşuyorlar. Ogo şöyle diyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>“Margaret bilmemne diye bir antropolog var, soyadını unuttum şimdi. Kadın uygarlığı, kırılıp iyileşmiş ilk kavalkemiğiyle başlatıyor.”</em></p></blockquote>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>“. . . doğada hiçbir canlı o kemik iyileşene kadar başkasının yardımı olmadan hayatta kalamaz diyor. Demek ki kemik kendi kendine iyileşmiş olamaz, o iyileşene kadar biri kemiğin sahibine bakmış. Yani biri birini sevmiş, önemsemiş, yardım etmiş. Hikâye orada başlıyor. Çaktın köfteyi?” (syf. 353)</em></p></blockquote>



<p>Bu kısmı okuyunca aklıma &#8220;İnsan insanın kurdudur&#8221; sözü geldi. İngiliz filozof Thomas Hobbes&#8217;un De Cive adlı eserinde kullandığı bu meşhur söz, günümüzde de çoğunlukla insan doğasının vahşiliği bencilliğini ve insanın insanla savaşını anlatmak için kullanılıyor. Diğer yandan Hobbes, “İnsan insan için Tanrıdır” da demiş aynı eserinde (Özmakas, 2020). Peki insan insanın kurdu mudur Tanrısı mı? Belki ikisi de doğru. </p>



<p>Dünyada kötülük ve kötü insanlar olmadığını söylemek mümkün değil ne yazık ki. Ama biz insanlar aynı zamanda birbirimizi kollarız. Birbirimizin yardım eli olmadan buralara gelebilir miydik?</p>



<p>Romanda, herkes kendine göre sebeplerle çıkmış yola, bir hac yolunda kendi haclarını gerçekleştiriyorlar. Herkes bir şey arıyor. Seher, Ogo, Vesna, kuş gözlemcisi Joe, hatta Leydi Şerbet bile! (Bence en güzel evi o buluyor.) Kendi içlerinde ayrı yolculuklar gerçekleştiriyorlar ama bir yandan da birbirlerine ellerinde ne varsa veriyorlar. Bu bazen tecrübeden gelen bir nasihat, bazen bir avuç ceviz, bazen dostça bir sohbet oluyor.</p>



<p>Seher sonunda kendine bir ev buluyor diyebilir miyiz, bilmiyorum. Belki kendine ev olmayı öğreniyor diyebiliriz ama. Roman bize &#8220;ev nedir?&#8221;’ sorusunun cevabını vermeyi amaçlamıyor. Okuyucu olarak kendi hafızamıza bir yolculuk yapmamızı sağlıyor. Ve bazı sorular, bazı yanıtlardan daha çok şey söylüyor bize. </p>



<p>Bence kendini daha iyi anlamak isteyen herkesin okuması gereken bir roman <em>Ev</em>, çünkü “ev” hepimizin ortak derdi.  </p>



<p><strong>Kaynakça</strong> </p>



<p>Nermin Yıldırım, Ev, Hep Kitap, 2020.</p>



<p>Özmakas, U. (2020). “Homo Homini Lupus” Sözü Üzerine . Kaygı. Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi , 19 (1) , 200-219 . DOI: 10.20981/kaygi.702999 https://dergipark.org.tr/tr/pub/kaygi/issue/52880/702999#article_cite </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/ev-insanin-aidiyet-arayisi/">Ev: İnsanın Aidiyet Arayışı</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/ev-insanin-aidiyet-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Türk Edebiyatı &#8211; Öykü Seçkisi</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/cagdas-turk-edebiyati-oyku-seckisi/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/cagdas-turk-edebiyati-oyku-seckisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2022 21:22:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liste]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaştürkedebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[kitapöneri]]></category>
		<category><![CDATA[kitapönerisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=8136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitap önerisi niteliği taşıyan listemiz sizlerle. Listemizin içinde Çağdaş Türk Edebiyatından bazı isimlere yer alıyor. Listemize göz atmaya ne dersiniz?</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/cagdas-turk-edebiyati-oyku-seckisi/">Çağdaş Türk Edebiyatı &#8211; Öykü Seçkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Çağdaş Türk Edebiyatı yazarlarından öykü kitabı önerileri sunduğumuz yazımız sizlerle. </p>



<p>Öykü, edebiyatın en güçlü türlerinden biridir şüphesiz. İnsana kendi hayatından bir kaçış, kısa süreliğine de olsa başka bir dünyada kaybolma imkânı sunar. Diğer yandan, yalnızca beş- on sayfada okuyucuyu karakterlere bağlamak zordur.  </p>



<p>Başarılı bir öykü okumayı bitirdiğinde insan, yüzlerce sayfalık romanda tanıştığı bir karakter kadar bağlanmış olabilir öyküdeki karakterlere. Yalnızca birkaç sayfada anlatılan bir olay insanın üzerinde öyle bir etki bırakır ki günlerce düşündürür kendini. Bence bu yüzden öykü yazmanın da okumanın da yeri ayrıdır. Bazen kendimi sayfalarda kaybetmek, kendi hayatımdan çıkıp başka insanların hayatlarına sızmak isterim. Ama yüzlerce sayfa roman okuyacak kafam olmaz. Öyle zamanlarda hemen öykülere koşuyorum. </p>



<p>Elbette, &#8220;Çağdaş Türk Edebiyatı&#8221; dendiğinde hepimizin aklına gelen usta öykücüler vardır, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Tomris Uyar gibi. Ben, daha yeni öykücülerimizi keşfedip okumak istedim ve bir araştırmaya koyuldum. Kendime büyük bir iyilik yapmışım. O yüzden bugün sizlere son zamanlarda okuyup sevdiğim beş öykü kitabından ve yazarlarından bahsedeceğim. Belki benim gibi çağdaş Türk <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/edebiyat" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Edebiyat</a>ı öyküleri okumak isteyenlere bir başlangıç noktası olur bu yazı. Daha fazla uzatmadan listeye geçelim. Fakat önce, kitapları herhangi bir sıralama olmadan listeye koyduğumu belirtmeliyim.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-mahir-unsal-eris-oldugu-kadar-guzeldik-2013">Mahir Ünsal Eriş – Olduğu Kadar Güzeldik (2013) </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-1024x682.jpg" alt="Kitap Önerisi" class="wp-image-8194" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Kitap-Onerisi.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Çağdaş Türk Edebiyatı öykü listemizdeki ilk yazar Mahir Ünsal Eriş. Yazar 1980 yılında Çanakkale’de doğmuş. Ankara Üniversitesi’nde Arkeoloji lisansını tamamlamış. Sonrasında birçok dilden çevirdiği kitapları dilimize kazandırmış. Birçok farklı dil bilmesi onu, duyguları bu kadar kolaylıkla karşıya geçirebilen bir yazar yapan şeylerden biri belki de. Çünkü öykülerine, oldukça karmaşık karakterler ve yoğun duygular sığdırıyor. </p>



<p>İlk öykü kitabı <em><strong>Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evd</strong></em><strong>e</strong>, 2012 yılında okuyucuyla buluşuyor. İkinci kitabı olan <em><strong>Olduğu Kadar Güzeldik</strong></em>, 2014 Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülmüş. İki diğer öykü kitabı ise 2019&#8217;da birlikte yayımlanan <em><strong>Sarıyaz ve Kara Yarıs</strong></em>ı. </p>



<p>Eriş, insanların en derin, en insansı yaralarından yola çıkarak yazıyor öykülerini. Yıllar sonra, ortaokulda kendisini nasıl utandırdığını unutamadığı müdür yardımcısını yolda arabasına alan bir adam mesela. O adamın utancını iliklerimize kadar hissediyoruz. Çünkü o utancı hepimiz öyle ya da böyle yaşadık. Yaşıtlarımıza rezil olduğumuzu hissettik, öğretmen- öğrenci hiyerarşisi altında çaresizce ezildik&#8230; </p>



<p>Eriş’in öykülerinde dikkat çeken bir diğer özellik, mekâna verdiği önem. Bandırma’da, Biga’da, zaman zaman Ankara’nın Bahçeli ve Emek mahallelerinde geçiyor hikâyeleri. Yazar, o yerlerin karakterini, oradaki yaşamı, öykülerin önemli bir parçası olarak aktarıyor okuyucuya. Bahsettiği yerleri bilen okuyucular içinse daha da keyifli oluyor öyküler. Ben “işe çıkılacak gün” öyküsündeki apartmanı, Emek’te yürürken beğendiğim apartmanlardan birini gözümün önüne getirerek okudum. Sanki oradaydım ve izledim hırsızların eve girişini.</p>



<p>Kitaptaki<em><strong> Benim Adım Feridun</strong></em> isimli öykü, 2016 yılında Çağan Irmak tarafından filme de uyarlanmış. Cam kırıklarından yataklarda yatmaya, yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırığa benzettiği aşk acısından nereye kaçsa anlatıcı? Asıl ihtiyacı olan bir yere kaçmak değil, kendinden kaçmak. Başarıyor da bunu kısa bir süreliğine de olsa “Feridun” olarak.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-melisa-kesmez-nohut-oda-2018">Melisa Kesmez – Nohut Oda (2018)</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1024x682.jpg" alt="Çağdaş Türk Edebiyatı Seçkisi" class="wp-image-8138" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Melisa Kesmez, 1980 yılında İstanbul’da doğmuş. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünden mezun olmuş. Sonrasında bir süre Londra’da yaşamış. Kendisinin <strong><em>Nohut Oda </em></strong>dışında <em><strong>Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz</strong></em> (2014) ve <em><strong>Bazen Bahar</strong></em> (2015) isimli iki öykü kitabı daha var. <em><strong>Nohut Oda</strong></em>, 2019’da Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülmüş. Ayrıca yazar Instagram hesabından, novella yani kısa roman türünde yeni bir kitabının yayımlanacağını duyurdu. Kitap, İletişim Yayınları tarafından yayımlanacak ve Ağustos ayının ortalarından itibaren raflarda yerini alacak.</p>



<p><em><strong>Nohut Oda</strong></em>’ya gelecek olursak, kitabı tek bir kelimeyle özetlemem gerekseydi “ev” derdim. Düşününce, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sanatta-ev-imgesi-aksamlari-eve-kac-kisi-donuyoruz" target="_blank" rel="noreferrer noopener">ev </a>ne kadar da geniş bir kelime. Dört duvarı ev yapan nedir? İçine taşındığımız beton yığınını bir an önce kalabalık sofralar kurarak, çay kokusuyla kutsayarak bir eve dönüştürme arzumuz nedendir? İnsan neden bazen evini bırakıp gitmek zorunda kalır? Peki gidenlerin arkasında bıraktıklarıyla kalanlar, kalmakla nasıl baş eder? Kitapta, bir yere köklenmek ve oraya ev demek gibi insanın en büyük dertlerinden olan bu konuda yazılmış beş öykü bulunuyor. </p>



<p><em><strong>Nohut Oda</strong></em>&#8216;da, mekânın ve hatta eşyaların öykülerde karakterler kadar önemi olduğunu, onların da birer karakter olduğunu görüyoruz. Bu öyküler okuyucuya mekânın ve tabii ki evin insan yaşamında ne denli büyük bir yeri olduğunu hatırlatıyor. Ev bazen yıllardır yaşadığın apartman dairesi değil, deprem sonrası sığındığın küçük bir çadır da olabiliyor. Çünkü ev özgür ve kendin olabildiğin yerdir. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-aylin-balboa-ates-sonene-kadar-2021">Aylin Balboa – Ateş Sönene Kadar (2021)</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/07/aylin--1024x682.jpg" alt="Çağdaş Türk Edebiyatı" class="wp-image-8140"/></figure>



<p>Aylin Balboa’yı Kafa dergisinde yayımladığı “Osman” serisiyle tanımış birçok okuru. Ben ise kendisini bu kitabıyla yeni keşfettim. 2014’te ilk öykü kitabı <em><strong>Belki Bir Gün Uçarız </strong></em>okuyucularla buluşmuş. Henüz Haziran’da çıkmış taptaze bir öykü kitabı daha var: <em><strong>Bu Hikâye Senden Uzun Osman</strong></em>. Şu aralar sık sık adını duymuş olabilirsiniz, kısa sürede çok satanlar listesinde yerini aldı.</p>



<p><em><strong>Ateş Sönene Kadar</strong></em>, Balboa’nın ikinci öykü kitabı. Aynı zamanda kitaptaki ilk ve en uzun öykünün ismi. Kitap da ismini bu öyküden alıyor. Hayatlarının kontrolü kendi ellerinde olamayan, çocukluk arkadaşı iki kadını merkezine alıyor bu öykü. Tecavüzle, dayakla, zorla evlendirilmeyle baş edişleri, birbirlerine dayanışları ise öykünün asıl tutunduğu nokta. Bu dayanışma sayesinde o kasabadan çıkıp kendi hayatlarını kurabiliyorlar; birbirlerini kurtarıyorlar.</p>



<p><em><strong>Kargalar</strong></em> hikâyesi benim bu kitapta favorim oldu. Hikâyedeki komutan karga, bana Edgar Allan Poe&#8217;nun <em><strong>Kuzgun</strong></em>&#8216;unu hatırlattı. Eski sevgilisinin yasını tutan başkişiye &#8220;Bir daha asla&#8221; diye bağıran kuzgun gibi, Balboa&#8217;nın kargası da yerdeki kadına &#8220;Kaaalk! Kendine acımayı bıraaak!&#8221; diye bağırıyor. </p>



<p>Aylin Balboa’nın dili oldukça kolay okunabilir de olsa her bir öyküsünden sonra sindirmek için biraz durmanız gerekiyor. Çünkü epey ağır konularda yazıyor. Belli ki, ölüm de üzerinde çokça düşünüp yazmayı sevdiği bir konu. Bunun yanı sıra, adından da anlayabileceğimiz üzere kitapta bir ateş teması var. Ateşin yakıp kül etmesi, küllerin yeniden doğmak, ateşin arındırıcı gücü gibi şeyler geliyor aklıma bu isimle. Belki de acıları yazarak onlardan bir nebze de olsa arınmak mümkündür ve bunu yapmıştır yazar da.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-sermin-yasar-gelirken-ekmek-al-2019">Şermin Yaşar – Gelirken Ekmek Al (2019)</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/07/dfg-1024x682.jpg" alt="Çağdaş Türk Edebiyatı" class="wp-image-8141" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/dfg.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Üç çocuk annesi olan Şermin Yaşar, hem çocuklar hem de yetişkinler için birçok kitap yazmış bir yazar. Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunudur. Bazı eserleri şunlardır;</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Kalk Yerine Yat (2021)</li><li>Babaannem Geri Döndü (2021)</li><li>Deli Tarla (2020)</li><li>Oyuncu Anne (2015)</li><li>Dedemin Bakkalı (2016)</li><li>Tarihi Hoşça Kal Lokantası (2017)</li><li>Başlarım Şimdi Anneliğe (2019)</li></ul>



<p><em><strong>Gelirken Ekmek Al</strong></em>, Şermin Yaşar’ın 2019 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlanan öykü kitabı. Daha ilk öyküden kalbinizde bir yer edinecek ve okurken sayfaların nasıl aktığını anlamayacaksınız. Kitap on sekiz öyküden oluşuyor. İçinde kavuşmaya erememiş aşklar, paramparça aileler, yalnızlık, çocukluk&#8230;  </p>



<p>Arka arkaya okuduğumuz bu on sekiz öyküde, sanki sokakta yanlarından geçtiğimiz insanların bilmediğimiz taraflarıyla yüzleşiyoruz. Herkesin bir hikâyesi var. Şermin Yaşar bu hikâyeleri okuyucusuna duyuruyor. Karakterlere kısacık öykülerinde öyle bir derinlik vermiş ki tanıyormuş gibi hissediyorsunuz. Yazım dilinin tekdüzeleşmeden yalınlığı, yer yer güldüren yer yer duygulandıran hikâyelerin gerçekliğiyle farklı hayatlara bir pencere oluyor Şermin Yaşar&#8217;ın öyküleri.</p>



<p>Sevdiği kadını yirmi iki sene bekleyen bir adam. </p>



<p>Kırk yıldır ömürlerini ve çay bardaklarını paylaşan, aşklarıyla özendiren evli bir çift. </p>



<p>Birbirlerinin kocasına aşık, yanlış kardeşle evlendirilmiş iki kadın. </p>



<p>Ve daha birçok şey.</p>



<p>Hem hayatın içinden hem de ilginç olmayı başaran öyküler. Samimi ve yalın diliyle, bambaşka hayatlara, dertlere, aşklara tanık olmak isterseniz bir solukta bitireceğiniz bir kitap.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ahmet-buke-insan-kendine-de-iyi-gelir-2015">Ahmet Büke – İnsan Kendine de İyi Gelir (2015)</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-1024x682.jpg" alt="Çağdaş Türk Edebiyatı" class="wp-image-8142" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/07/Adsiz-tasarim-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Çağdaş Türk Edebiyatı üzerine derlediğimiz listemizin son sırasında Ahmet Büke&#8217;nin <em><strong>İnsan Kendine de İyi Gelir</strong></em> yer alıyor. Ahmet Büke, Manisa’da doğmuş, öğrencilik yıllarını İzmir’de geçirmiş ve uzun yıllar İzmir’de yaşamış bir öykü yazarı. Kendisinin yayımlanmış birçok öykü kitabı var. İlki ve belki de en çok bilineni <em><strong>İzmir Postasının Adamları </strong></em>ilk olarak Kanat Kitap tarafından 2004&#8217;te yayımlandı. <em><strong>Alnı Mavide</strong></em> (2008) adlı öykü kitabı 3. Oğuz Atay Öykü Ödülü aldı. <em><strong>Kumrunun Gördüğü</strong></em> (2010) adlı öykü kitabı ise 57. Sait Faik Hikâye Armağanı&#8217;na değer görüldü. Diğer bazı eserleri şunlar;</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Çiğdem Külahı&nbsp;(öykü, Kanat Kitap 2006, Can Yayınları, 2010)</li><li>Ekmek ve Zeytin&nbsp;(öykü, Can Yayınları, 2011)</li><li>Cazibe İstasyonu&nbsp;(öykü, Can Yayınları, 2012)</li><li>Yüklük&nbsp;(öykü, Can Yayınları, 2014)</li><li>Varamayan&nbsp;(öykü, Can Yayınları, 2019) </li></ul>



<p>Ayrıca, bu zamana kadar öykü dalında eserler vermiş olsa da bu sene <em><strong>Deli İbram Divanı</strong></em> adlı romanı Can Yayınları tarafından yayımlandı.</p>



<p><em><strong>İnsan Kendine de İyi Gelir</strong></em>’de otuz sekiz kısacık öykü var. Ege kültürünü, insanlarını, küçük ve samimi İzmir mahallelerini görüyoruz öykülerde. Kitap, Büke’nin On8 blogda yazdığı yazılardan oluşuyor. Annesiz babasız, babaannesi ve dedesiyle büyüyen bir çocuğun anılarından parçalar gibi bu öyküler. Kendisi 70’lerin İzmir’ini yazdığından, ne yazık ki bir İzmirli olarak benim yaşadığım İzmir’e benzemiyor. Mahalle kültürü çoğu yerde yok olduğundan biz o sıcaklığı artık pek göremiyoruz. O yüzden o yılları sanki korumuş öykülerine sıkıştırarak Büke.</p>



<p>Ahmet Büke’yi diğer öykücülerden farklı bir yere koyan bir dili var. Hikâye anlatıcılığında sıkça absürt öğelere yer veriyor. Hikâye oldukça sıradan başlayıp, bir yerden sonra okuyucuyu şaşırtıveriyor. Günlük dille yazmasına rağmen önemli meselelere değinip, bunu ironik bir dil kullanarak yapması ne kadar maharetli bir yazar olduğunu gösteriyor Büke’nin. Bunları yalnızca birkaç sayfada yapmayı başarması da cabası. </p>



<p><em><strong>İnsan Kendine de İyi Gelir</strong></em>, özellikle kitap okumaya vakit bulamayanların tercih edebileceği bir kitap. Yanınızdan ayırmayıp beş dakika boşluk bulduğunuzda kitabı açıp içinden bir öykü okuyabilirsiniz.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca">Kaynakça:</h3>



<p><em>Olduğu Kadar Güzeldik</em>, Mahir Ünsal Eriş, 2021, Can Yayınları.</p>



<p><em>Nohut Oda</em>, Melisa Kesmez, 2019, İletişim Yayınları.</p>



<p><em>Gelirken Ekmek Al,</em> Şermin Yaşar, 2019, Doğan Kitap.</p>



<p><em>Ateş Sönene Kadar</em>, Aylin Balboa, 2021, İletişim Yayınları.</p>



<p><em>İnsan Kendine de İyi Gelir</em>, Ahmet Büke, 2015, On8 Kitap.</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/cagdas-turk-edebiyati-oyku-seckisi/">Çağdaş Türk Edebiyatı &#8211; Öykü Seçkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/cagdas-turk-edebiyati-oyku-seckisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Film Önerileri II-Yaşamdan Kesitler Sunan Beş Film</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/film-onerileri-ii-yasamdan-kesitler-sunan-bes-film/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/film-onerileri-ii-yasamdan-kesitler-sunan-bes-film/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Jul 2022 21:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liste]]></category>
		<category><![CDATA[filmöneri]]></category>
		<category><![CDATA[filmönerileri]]></category>
		<category><![CDATA[filmönerileri2022]]></category>
		<category><![CDATA[filmtavsiyeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=7318</guid>

					<description><![CDATA[<p>KazanOkur 'un filmsever takipçileri için yaşamdan kesitler sunan filmleri derledik. Listemizde bir de bonus olarak bir diziye yer verdik. Listemizi okumaya davetlisiniz!</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/film-onerileri-ii-yasamdan-kesitler-sunan-bes-film/">Film Önerileri II-Yaşamdan Kesitler Sunan Beş Film</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Film Önerileri üzerine derlediğimiz ikinci listemiz sizlerle.  </p>



<p>İzlemekten en keyif aldığınız film türü hangisi? Bu sorunun cevabı, eminim birçoğumuz için olduğu gibi, benim için de sık sık değişiyor. Birkaç yıl öncesine kadar en sevdiğim filmler beni hep bir sonraki büyük an için heyecanlandıranlardı. Kendi hayatımda deneyimlemediğim veya asla deneyimleyemeyeceğim olaylar ve durumları izlemek beni tatmin ediyordu. Veya filmin büyük ve önemli bir mesajı olmalıydı. Ancak o şekilde zamanımı boşa harcamadığımı düşünüyor, iyi ki izlemişim diyebiliyordum. Yoksa o zamanı kayıp sayıyordum. </p>



<p>Ama son yıllarda izlemekten en çok keyif aldığım filmler gerçek hayatı, sıradan insanların sıradan tecrübelerini anlatan, karakter odaklı filmler oldu. Sonradan öğrendim ki, bu tür işlere “slice of life” deniyormuş. Yani, “yaşamdan bir kesit.” Basit hayatların portresi…  </p>



<p>Bu hırssız, bir ders verme kaygısıyla izleyicisini yormayan, nispeten monoton ilerlemesine rağmen insanı içine çeken filmlerde, insan kendinden çok şey buluyor. Yaşamdan bir kesit sunan bu filmler, adından da anlayacağımız üzere, bir veya birden fazla sıradan insanın hayatından belirli bir süreyi sunuyor yalnızca bize. Ders verme kaygısı taşımıyor evet. Fakat izleyiciye sunulan bu kesitte, karakter veya karakterler için bir şeyler değiştiğini görmek mümkün. </p>



<p>Sanırım insan kendi hayatının yalınlığını kucaklayabildiği ölçüde bu filmlerden zevk alabiliyor. Yaşarken de film izlerken olduğu gibi hep bir sonraki büyük anı bekliyoruz. “Hadi, şimdi ne olacak?” diyoruz sürekli. Halbuki günlük hayatta ve basit hikâyelerde hayatın özü saklı belki de.</p>



<p>Daha fazla uzatmadan sizi karakterlerin hayatlarına, zihinlerine ve kalplerine doğru bir yolculuğa çıkaracak film önerileri listemize geçelim. </p>



<h2 class="wp-block-heading">C’mon C’mon (2021)  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="C&#039;mon C&#039;mon | Official Trailer HD | A24" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/7mzushAOM88?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Film Önerileri listemizin başında <em>C&#8217;mon C&#8217;mon </em>yer alıyor.  </p>



<p>En son Joker rolüyle sergilediği başarılı performansıyla akıllarda kalan Joaquin Phoenix, yönetmen koltuğunda Mike Mills’inoturduğu bu filmde çocuk oyuncu Woody Norman ile başrolü paylaşıyor. Johnny (Joaquin Phoenix) bir radyo programcısı; şehir şehir gezerek çocuklarla geleceğe ve hayata bakışları üzerine röportaj yapıyor. Bir süredir arasının açık olduğu kız kardeşinin oğlu Jesse’ye (Woody Norman) bir süre bakması gerekince, Jesse ona bu röportajlarda eşlik ediyor. Böylelikle ikili birbirini daha iyi tanıyor ve aralarında güçlü bir bağ oluşuyor. </p>



<p>Filmin en sevdiğim tarafı, çocukların bir şey bilmediği ve henüz dünyayı anlamadığı anlatısını yıkması oldu. Johnny ekibiyle birlikte çocuklarla röportaj yaparken, onlara hayatla ilgili yönelttiği sorulara birbirinden olgun cevaplar alıyor. Film boyunca yetişkinlerin çocuklarla birer birey olduklarının bilincinde olarak konuşmasını izlemek çok ferahlatıcıydı. Dokuz yaşındaki Jesse ile bazen iletişim kurmakta zorlanan dayısı Johnny, kız kardeşi Viv (Gaby Hoffman) ile bu konuyu konuşuyor. Basit görünse de çok önemli olan bir yanıt alıyor ondan: “Onunla konuşmalısın, o bir birey.” </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-paterson-2016">Paterson (2016)  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Paterson Official Trailer 1 (2016) - Adam Driver Movie" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/m8pGJBgiiDU?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Mutfak masasının üzerinde duran bir kibrit kutusu, size bir şiir yazdırabilir mi? </p>



<p>Film, New Jersey’de yaşayan bir otobüs şoförü olan Paterson’ın bir haftasını bize sunuyor. Ayrıca belirtmek isterim ki, Paterson&#8217;ı canlandıran isim<a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/bosanma-ve-iletisim-eksikligi-marriage-story-ornegi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> Marriage Story</a>&#8216;deki harika performansıyla hafızalara kazınan Adam Driver.  </p>



<p>Paterson her sabah aynı saatte alarma bile ihtiyaç duymadan uyanıyor. Eşini (Gülşifte Ferahani) öpüyor, kahvaltısını mısır gevreğiyle yapıyor, sonrasında işe gidiyor. Çoğumuzun her gün yanından geçip fark bile etmediği insanlardan biri kısacası. Fakat o çevresini fark ediyor, basit şeyleri incelikle gözlemliyor; günlük hayatındaki detaylardan esinlenerek gün içinde fırsat buldukça şiirler yazıyor. Kahvaltı yaparken, yolcuları beklerken, öğle arasında şelalenin karşısında yemeğini yerken…  </p>



<p>Şiirlerinin güzelliği ise hayatın yalınlığını kutlamasında, listemizdeki filmler gibi. Sıradan olanın güzelliği, filmin yönetmeni Jim Jarmusch’un özellikle ilgi duyduğu bir konuymuş zaten. Filmde de bol bol sessiz sahneler, bolca şiir, ağaçlar, insanlar, sohbetler var. Paterson’ın yanı sıra birçok yan karakterin arzularına, dertlerine, aşklarına da tanık oluyoruz; onun her akşam uğradığı bardaki çift gibi. </p>



<p>Paterson’ın yolcuların sohbetlerine sessizce kulak misafiri olup gülümsemesi en sevdiğim sahnelerdendi. En sıradan hayatlarda bile şairane bir güzellik olduğunu gösteren bu film kesinlikle türünün en başarılı örneklerinden! </p>



<h2 class="wp-block-heading">Lucky (2017)  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Lucky - Official Trailer" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/2KLLkj84GAo?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Başrolde çoğumuzun bir yol filmi klasiği olan Paris, Texas filminden tanıdığı Harry Dean Stanton var. Yönetmenliğini John Carroll Lynch’in yaptığı<em> Lucky</em>, usta oyuncunun ölümünden önceki son filmi. Hatta film gösterime girmeden birkaç hafta önce vefat ediyor Stanton. Filmin konusuyla bu gerçek birleşince, film insanın aklında bambaşka bir yer ediniyor; adeta Stanton’ın vedası niteliğini kazanıyor. </p>



<p>Lucky (Harry Dean Stanton) hayatında şansı hep yaver gitmiş bir adam. Savaşa gitmesine rağmen savaş görmemiş çünkü donanmada aşçı olarak görev yapmış. Sabah rutininin ilk aşaması sigarasını yakmak olmasına rağmen doksan yaşında hiçbir sağlık sorunu yok. California’da bir çöl kasabasında tek başına yaşıyor. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış. İnandığı bir tanrı veya ruh olmadan, oldukça monoton bir yaşam sürüyor. Fakat bir gün onu herkes gibi öleceği gerçeğiyle yüzleştiren bir şey olunca, ateist olan Lucky bir anlam aramaya başlıyor. Önce Lucky’nin günlük rutinine ve basit ama renkli hayatına, sonrasında bu anlam arayışına gözlemci oluyoruz. </p>



<p>Stanton’ın doğal oyunculuğu ve kameranın hikâyeyi sessizce takip edişi, film değil de gerçekten Lucky’nin hayatını uzaktan izliyormuşuz hissi yaratıyor. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Geçen Yaz (2021)   </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Geçen Yaz | Fragman | Netflix" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/Ihh-8KahJNc?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Film Önerileri listemizde bu kez sıra bir Türk filmi ve Netflix içeriği olan <em>Geçen Yaz</em>&#8216;da. </p>



<p>Tam bir yaz filmi izlemek isterseniz hiç tereddüt etmeden Netflix’ten <em>Geçen Yaz</em>’ı açın. Filmin yönetmeni, Netflix’teki diğer bazı yapımları arasında Atiye ve Yarına Tek Bilet olan Ozan Açıktan. Senaryoyu ise Sami Berat Marçalı ve Ozan Açıktan birlikte yazmış. İzlerken, senarist kesinlikle yazlıkta büyümüş, diye düşündüm. Çünkü filmin akışı öyle doğal ki; gençlik, yaz, Bodrum, 90lı yıllar, gece dışarı çıkmalar, arkadaşlar arasındaki çekişmeler… Yazlık siteyi turlayan sinek ilacı aracı detayı bile var. </p>



<p>Hikâyeyi on altı yaşında, sancılı bir büyüme sürecindeki başrol Deniz’in (Fatih Şahin) gözünden görüyoruz. “Ne kadar kilo vermişsin, ne kadar büyümüşsün” cümlelerini o kadar çok duyuyor ki, övüldüğünü değil küçümsendiğini hissediyor. Ablasının arkadaşı Aslı’ya (Ece Çeşmioğlu) olan aşkını fark edince, grupta kendini artık bir çocuk değil de bir genç olarak kabul ettirmeye çalışıyor. Ama küçük erkek kardeş imajından sıyrılması bir türlü mümkün olmuyor. Kendine bir yer bulmakta zorlanıyor. <em>Geçen Yaz</em> baştan sona yaz anıları, yaz aşkları, yaz maceraları kokan oldukça samimi bir film. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Licorice Pizza (2021)  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="LICORICE PIZZA | Official Trailer | MGM Studios" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/ofnXPwUPENo?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p><em>Magnolia</em> ve <em>There Will Be Blood</em> gibi filmlerle adını hafızalara kazıyan başarılı yönetmen Paul Thomas Anderson’ın son filmi <em>Licorice Pizza</em> için bir arayış filmi diyebiliriz. İki ana karakterimiz var. Bunlar, Philip Seymour Hoffman’ın oğlu Cooper Hoffman’ın canlandırdığı Garyve HAIM grubu üyelerinden Alana Haim’ın canlandırdığı Alana. Film, Gary’nin okuldaki fotoğraf çekiminde görevli olan Alana’dan hoşlanmasıyla başlıyor. Sonrasında bu iki karakterin birlikte kendilerini arayış öyküsünü izliyoruz. Tabii bulabiliyorlar mı ya da bu önemli mi o ayrı bir konu. </p>



<p>Biri henüz çocuk biri yetişkin yaşta olan iki karakterimizin arasındaki duygusal yakınlaşma benim için ve okuduğum kadarıyla birçok izleyici için rahatsızlık verici bir nokta. Ama Anderson’ın yapmaya çalıştığı şey belli ki aralarındaki yaş farkına rağmen, Alana’nın da henüz bir yetişkin olmamasını göstermek. Alana, Gary’den on yaş büyük olmasına rağmen, on beş yaşındaki Gary ile hayatta aynı noktada. Genç yaşına rağmen bir işten diğerine koşturan Gary gibi Alana da hala arayışta. O yüzden bu ikilinin arasındaki ilişkiye basitçe aşk demek haksızlık olur. Kendi hayat yollarında olan bu iki genci izlerken bir yandan 70’li yılların California’sını ve1973 petrol krizi gibi birçok tarihsel olayı da arka planda izliyoruz. Bu da filmi daha da zenginleştiriyor.  </p>



<p>Sizler için hazırlamış olduğumuz <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/film-onerileri-2022" target="_blank" rel="noreferrer noopener">önceki listemiz</a> gibi bu kez de Film Önerileri listemizde beş filme yer verdik. Yazıyı sonlandırmadan önce bonus olarak <em>After Life</em>&#8216;ı önermeden geçmek istemem. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Bonus: After Life (2019-2022)  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="After Life | Official Trailer [HD] | Netflix" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/eIGGKSHMQOM?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>“Bence hayatın kıymeti tekrarı olmamasından geliyor.” </p>



<p>Yaşamdan bir kesit deyince, aklıma gelen işlerden biri <em>After Life</em> dizisi. Bu yıl 3. ve son sezonuyla ekranlara veda eden diziyi Ricky Gervais yazıp yönetiyor. Aynı zamanda başrolü de üstleniyor. Hikâye, eşi Lisa’yı (Kerry Godliman) kanserden kaybeden Tony’nin (Ricky Gervais) bu acıyla başa çıkamayıp alaycı ve umursamaz bir adama dönüşmesi üzerinden ilerliyor. Birçok renkli yan karakter var. Dostluklar ve insan ilişkileri birçok farklı açıdan ele alınıyor. Hayatın bir anlamı olup olmaması, bir tanrı olup olmadığı ve ölümden sonraki hayat da dizide sık sık tartışılan meselelerden.  </p>



<p>Yer yer esprili, yer yer de dramatik olmaktan çekinmeyen tonuyla <em>After Life</em> insana insanı anlatıyor. Küçük bir kasaba olan Tambury’de yerel gazetede çalışan Tony ve arkadaşlarının hayatları olsun, haber yapmak için evlerine gittikleri birbirinden ilginç kasabalıların hikâyeleri olsun… </p>



<p>İlk izleniminiz dizinin hayata karşı karamsar bir bakış açısıyla işlendiğini yönünde olabilir. Fakat ilerledikçe hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz. Hayata dair birçok şeyi içinde barındıran <em>After Life</em>, kısacık bölümleriyle nasıl bittiğini anlamayacağınız bir dizi. Eğer henüz izlemediyseniz, mutlaka izlemelisiniz.&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/film-onerileri-ii-yasamdan-kesitler-sunan-bes-film/">Film Önerileri II-Yaşamdan Kesitler Sunan Beş Film</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/film-onerileri-ii-yasamdan-kesitler-sunan-bes-film/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kahve Soğumadan Önce: Anın Değeri ve Pişmanlıklar</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/kahve-sogumadan-once-anin-degeri-ve-pismanliklar/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/kahve-sogumadan-once-anin-degeri-ve-pismanliklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2022 21:33:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kahvesoğumadanönce]]></category>
		<category><![CDATA[kitapinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[kitapöneri]]></category>
		<category><![CDATA[toschikazukawaguchi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=6868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Japon edebiyatına dalış yapmaya ne dersiniz? Japon yazar Kawaguchi'nin ilk romanı hakkındaki yazımız sizlerle. </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kahve-sogumadan-once-anin-degeri-ve-pismanliklar/">Kahve Soğumadan Önce: Anın Değeri ve Pişmanlıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Kahve Soğumadan Önce</em>, Japon yazar Toshikazu Kawaguchi’nin ilk romanı. Son zamanlarda bu romanın adını sosyal medyada çok duyuyordum. İnternetten konusunu da kısaca okuyunca bir an önce kitabı alıp okumak istedim. Zaman yolculuğunu mümkün kılan bir kafe… Acaba nasıl işlenmişti? Bu yazıda kitaptan biraz bahsedip, kitapla ilgili kendi izlenimlerimi, düşüncelerimi aktaracağım sizlere. Umarım keyif alırsınız. </p>



<p>Geçmişe gidebilme şansınız olsa, hangi ana gider, kimin karşısına otururdunuz? Eminim, bunu hayatında düşünmemiş olanımız yoktur. Peki, geçmişe gitseniz bile günümüzdeki hiçbir şeyi değiştiremeyeceğinizi bilseniz, yine de gider miydiniz? Ben giderdim. Hepimizin vardır söylemek isteyip söyleyemediği bir şey veya yalnızca son kez görmek istediği biri. Hiçbir şey değişmeyecek dahi olsa, içimizde bir şeyler illa ki değişir. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kahve-sogumadan-once-konusu">Kahve Soğumadan Önce Konusu  </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-1024x682.jpg" alt="kahve soğumadan önce" class="wp-image-6872" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-2.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Tokyo’nun ara sokaklarından birinde, bodrum katında <em>Funiculi Funicula </em>isimli küçücük, penceresiz bir kafe var. Yalnızca birkaç masa ve sandalyeyle dolacak kadar küçük. Önünden geçenlerin çoğunun tabelasını fark bile etmediği bir kafe bu. Bariz sıradanlığına ve gösterişsizliğine rağmen bu kafeyle ilgili kulaktan kulağa gezen ilginç bir şehir efsanesi var: burada zamanda yolculuk yapılabiliyor! Ama bir dizi kurala uymak zorundasın. </p>



<p>Bu kurallar neler mi? </p>



<ul class="wp-block-list"><li>Zamanda yolculuk yapmak isteyen müşteriler belirli bir sandalyeye oturmalı. O sandalyede bütün gün bir hayalet oturuyor. Yalnızca bir kez, kısa bir süreliğine kalkıyor. Sandalye o aralıkta müsait oluyor sadece. </li><li>Zamanda yolculuk yapacakların görüşecekleri kişi de daha önce bu kafede bulunmuş olmalı. </li><li>Zamanda yolculuk yaptıkları sürede o sandalyeden kalkmamalılar. Kalktıkları anda şimdiki zamana geri dönerler. </li><li>Önlerindeki fincana bir seremoniyle dökülen kahveyi soğumadan önce içip, şimdiki zamana dönmeliler. </li><li>Ve en önemlisi ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler, şimdiki zamanı değiştiremeyeceklerini kabullenmek zorundalar. </li></ul>



<p>Bunlardan en can sıkıcısı tabii ki sonuncusu. İnsan bir şeyleri değiştiremeyecekse, neden geçmişe gitsin ki? Zaten çoğu insanın geçmişe gitmek istemesinin sebebi, bir şeyleri değiştirebilmek. </p>



<p>Bu kurallardan dolayı daha önce geçmişe gidip gelmiş biri olup olmadığı bilinmiyor. Çünkü bu kurallar geçmişe dönmenin bütün cazibesini alıyor anlaşılan. Dolayısıyla bu kafenin gizemi bir şehir efsanesi olarak kalmış. </p>



<p>Bir gün Fumiko isimli bir kadın, hakkındaki şehir efsanesini duyduğu bu kafenin kapısından içeri girip “Lütfen beni geçmişe gönder!” diye haykırıyor. Sonrasında Fumiko’nun ve üç diğer karakterin zamanda yolculuk hikâyelerini okuyoruz. Bu kadar can sıkıcı ve kısıtlayıcı kurala rağmen neden zamanda yolculuk yapmak istediklerini öğreniyoruz. Ve anlıyoruz ki, yaşananlar değişmeyecek bile olsa, insanın yüreğinde çok şey değişiyor bu zaman yolculuğunun mümkün kıldığı yüzleşmelerle. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Kitapla İlgili  </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-1024x682.jpg" alt="Kahve Soğumadan Önce" class="wp-image-6871" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/Kahve-Sogumadan-Once-1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><em>Kahve Soğumadan Önce</em>, aslında yazarın aynı isimli tiyatro oyunuymuş. Yazar Toshikazu Kawaguchi bu oyunla Suginami Drama Festivali’nde Büyük Ödülü almış. Tiyatro oyununu izlemeye giden bir editör oyunu çok beğenince, yazarını bulup ona oyunu kitaba çevirme fikrini sunmuş. </p>



<p>Kitabın Japonca orijinali 2015 yılında basılmış. 2021’de ise Epsilon Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılmış. <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/saticinin-olumu-modern-insanin-olumu" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Tiyatrodan uyarlanan kitap </a>çevirisi Şebnem Tansu’ya ait.&nbsp; </p>



<p>Kitabın yazım dili oldukça yalın. Bu da kitabın hızlı okunmasını sağlıyor. Hatta kitabın sayfaları kendi kendini çeviriyor dersem abartmış olmam. Bir veya iki oturuşta bitirebileceğiniz iki yüz sayfalık, hafif fantezi veya büyülü gerçekçilik diyebileceğimiz tarzda bir roman, <em>Kahve Soğumadan Önce</em>. Sakin bir Pazar sabahı kahvenizi demleyip hafif bir şeyler okumak istediğinizde, yorulmadan okuyabileceğiniz bir kitap. Ama bu üzerinizde hiçbir etki bırakmayacağı anlamına gelmiyor kesinlikle. </p>



<p>Kitabın edebi yönü biraz zayıf. Yazarın asıl amacının<a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/edebiyat" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> edebiyat</a> yapmak değil sahneyi okuyucunun gözünün önüne getirmek olduğu anlaşılıyor. Oyundan uyarlandığı için böyle olması da doğal. Okurken sık sık keşke oyunu izleyebilsem, diye içimden geçirdim. Kitabı sevmeme rağmen, izlesem oyundan daha fazla tat alabileceğimi düşündüm. </p>



<p>Yine de oyundan uyarlandığını bilmek kitabı yazıldığı gibi kabul etmemi sağladı. Örneğin, kafenin penceresiz oluşu ve duvardaki antik saatler gibi iç mekâna ait detaylar neredeyse birebir aynı kelimelerle birkaç yerde anlatılıyor. Ama bu tekrar beni rahatsız etmedi. Şöyle düşündüm: bir tiyatro oyunundan uyarlandığı için, yazar kafenin ambiyansını okuyucuya hatırlatıyor ki oyundaki gibi bir etki yaratılabilsin. Yani o sahneyi tekrar kurguluyor. Belki de bu kitabın içine çok kolay girmemi sağladı. Çünkü kitabı okurken sanki o kafede bir sandalyede oturmuş, karakterleri uzaktan seyretmişim gibi hissettim. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yüzleşmeler </h2>



<p>Hikâyeler zamanda yolculuk konusu üzerinden anlatılsa da asıl anlatılan şey fantastik bir öğe olarak “zamanda yolculuk” kavramı değil tabii ki. Bunun insanlara sağladığı yüzleşmeler asıl konu diyebiliriz. Dolayısıyla oldukça gerçek hayatları okuyoruz aslında. Karakterlerin pişmanlıklarını, içlerinde kalanları… Kısacası zamanda yolculuk etmeleri sayesinde karakterlerin en insani taraflarını görüyoruz.  </p>



<p>Benim de en keyif aldığım kitaplar ve filmler hep gerçek hayatı, gerçek kişileri anlatan ama içinde sihirli öğeler bulunduranlar oluyor. Tamamen fantastik bir kitap veya filmden, aynı zevki alamıyorum. İlhamını gerçek hayatlardan alan metinlerde, o sihir bir araç olarak kullanılıyor ya, ben de sanırım o sihrin sağladıklarını seviyorum. </p>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>(Yazının diğer başlığa kadar olan bu kısmı hikâyelere dair -spoiler- içerebilir. </strong>)</h4>



<p>Romandaki hikâyeler birbiriyle iç içe geçmiş durumda. Yani dört birbirinden ayrı insanın hikâyesi değil bu. Karakterlerin hepsi ya kafenin müdavimleri ya da çalışanları. Her hikâyede diğer karakterleri de görüyoruz. Bu kafe küçük bir ev, karakterlerimiz de aile gibi. Bu da kitapta bir bütünlük olmasını sağlıyor ve bu dört hikâyeyi birbirine bağlayıp kitaba roman niteliğini veriyor. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Gitme diye haykırmak istedim ama gururumdan yapamadım.</em>  </p><p>sf:17 </p></blockquote>



<p>İlk zaman yolcumuz genç işkadını Fumiko, onu bırakıp Amerika’ya giden sevgilisiyle yüzleşmek için terk edildiği güne gidiyor. Gitme diye bağıramıyor yine belki ama bu seferona bir açıklama yapmadan gitmesine sitem edip, içindekileri söylüyor. Fumiko hislerinde dürüst olup sevgilisine daha ılımlı yaklaşınca, aralarına sessiz bir mesafe koyan bir sorun olduğunu öğreniyor ve bazı şeyler açıklığa kavuşuyor. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Yani unuttum mu? Seni unuttum mu?” diye mırıldandı Fusagi yere bakarak.</em>  </p><p>Sf: 98. </p></blockquote>



<p>Kafenin müdavimlerinden ve bir hemşire olan Kohtake isimli bir kadın, Alzheimer hastası kocası Fusagionu unutmaya başladığı için, ondan bir mektup almaya geçmişe gidiyor. Çünkü Fusagi bu mektubu yazmış ama Kohtake’yi unutmaya başladığı için verememiş. Bu mektubu okuyunca Kohtake, kocasının hastalığıyla aslında nasıl tek başına mücadele ettiğini, nelerden korktuğunu anlıyor ve ona olan sevgisi daha da güçlü oluyor. “Beni unutunca yanında bir hemşire olarak kalırım,” demesinin aslında kocasının hiç de istemediği bir şey olduğunu öğrenip, eşi gibi davranmayı ne olursa olsun bırakmıyor. </p>



<h4 class="wp-block-heading"><em>“Oteli birlikte işletmek. Seninle,” diye cevapladı. Yüzünde koskocaman bir gülümseme vardı</em>.&#8221;  </h4>



<h4 class="has-text-align-center wp-block-heading"><strong>(Sf: 146)</strong></h4>



<p>Hirai isimli bir kadın, kız kardeşinin ısrarlı görüşme girişimlerine karşılık vermediği için pişmanlık duyuyor ve onunla görüşmeye geçmişe gidiyor. Artık bazı şeyler için çok geç de olsa, kardeşini ne kadar yanlış anladığını öğreniyor bu yüzleşmede. Amacını bambaşka bir şey sanırken, küçük kız kardeşinin tek istediğinin ablasıyla olmak olduğunu anlıyor. Sonunda buradaki hayatını bırakıp kardeşinin anısına oteli devralmaya memleketine gidiyor. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Bana hayat verdiğin için çok mutluyum.</em> </p><p>Sf: 194.</p></blockquote>



<p>Kafenin sahiplerinden biri olan Kei isimli bir kadın, tanışamadığı kızıyla görüşmek için geleceğe gidiyor. Kızının yanında olamadığı için hep suçluluk duyan Kei, kızıyla yaşadığı yüzleşmeden sonra şimdiki zamana içini rahat bir şekilde dönüyor. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Kahveyi Soğutma!  </h2>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="960" height="640" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720.webp" alt="Kahve Soğumadan Önce" class="wp-image-6873" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720.webp 960w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720-300x200.webp 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720-768x512.webp 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720-720x480.webp 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/breakfast-2575424_960_720-480x320.webp 480w" sizes="(max-width: 960px) 100vw, 960px" /></figure>



<p>Kitabı okurken düşündüm. Bu dört karakterimiz zamanda yolculuk edip sevdiklerinin karşısına oturduklarında, kısacık bir süreleri var. Bir sürü de kural var. Çok az şey onların kontrolündeyken, nasıl oluyor da karakterlerde bir değişime sebep olabiliyor bu yolculuklar? Aslında tam olarak bu yüzden.  </p>



<p>Sınırsız şansları, zamanları yok. Tek bir şansları ve önlerindeki kahve soğuyana kadar zamanları var içlerinde kalanları söylemek, merak ettiklerini sormak için. Zaten hiçbir şey de değişmeyecek. Yaşananlar yaşandı, gidenler gitti, geri getiremeyecekler onları. Bunu bilip kabullenmek, karşılarındakini daha anlayışla dinlemelerini sağlıyor. Çünkü ellerinde kalan tek şey bu, o anki iletişim. Birbirimizi daha iyi anlamak için bir kahve soğuyana kadarki süre yetiyor aslında. Bunu hatırlattı kitap bana. Yeter ki o zamanın geri gelmeyeceğinin ve değerinin farkında olalım. </p>



<p>Kitabı okurken kahveyi de tekrar düşündüm. Bizim de atasözümüz var ya, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diye. Topu topu kaç dakikada içilir bir kahve? On, on beş? Ama bu kısacık sürede en derin, en keyifli sohbetlerimizi ederiz. Dostluklar kurup dertler, mutluluklar paylaşırız. Alt tarafı bir fincan kahve. Ama neler sığdırıyoruz o küçük fincanın içine.&nbsp; </p>



<p>Belki gururumuzu bir kenara bıraksak bu kısacık zamanda birbirimizi daha iyi anlarız. Yalnızca dinlemez, duyarız. Kahvemiz soğumadan söylemek istediklerimizi söylesek, sonradan pişmanlığımız olmaz. </p>



<p>Çünkü ne yazık ki gerçek hayatta romandaki gibi sihirli bir kafe yok. Geçmişe dönemiyoruz. Şu anımızla tek bir şansımız var. </p>



<h4 class="has-text-align-center wp-block-heading"><em>Eğer sandalye bir kişinin bile kalbini değiştirebiliyorsa, o halde kesinlikle bir anlamı vardı.  </em></h4>



<h4 class="has-text-align-center wp-block-heading">(<strong>sf:196)</strong> </h4>



<p>Olacağı değiştirmek elimizde değildir belki, hayat karar verir. Ama bu yaptıklarımızın anlamı olmadığı anlamına gelmez. Dünyayı, yaşanacakları değil ama kendimizi değiştirmek bizim elimizde. Ağzımızdan çıkacak sözler, karşımızdakiyle kurduğumuz iletişim bizim elimizde. </p>



<p>Bu kitaptan bana kalanlar bu mesajlar oldu. Hem okuması keyifli, insanı yormayan hem de bir derinliği bulunan bir roman okumak isterseniz, <em>Kahve Soğumadan Önce</em>’yi ilk fırsatta okumanızı <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/kisisel-gelisim-icin-5-kitap-onerisi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">öneri</a>rim.  </p>



<p>Acaba karakterlerin hikâyeleri size neler anlatacak, kitabı kapatıp rafa kaldırdığınızda üzerinizdeki etkisi ne olacak?</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kahve-sogumadan-once-anin-degeri-ve-pismanliklar/">Kahve Soğumadan Önce: Anın Değeri ve Pişmanlıklar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/kahve-sogumadan-once-anin-degeri-ve-pismanliklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Normal İnsanlar: Sally Rooney ve Y Kuşağı İlişkileri</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Jun 2022 21:32:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[kitapinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[normalinsanlar]]></category>
		<category><![CDATA[normalinsanlarinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[normalpeople]]></category>
		<category><![CDATA[normalpeopleinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[sallyrooney]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=6594</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitabıyla olduğu kadar dizi uyarlamasıyla da ses getiren Normal İnsanlar'ın Y kuşağı ile ilişkisinde ele alındığı incelememiz sizlerle. </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/">Normal İnsanlar: Sally Rooney ve Y Kuşağı İlişkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Normal İnsanlar</em>, Sally Rooney’nin ikinci ve en çok sevilen romanı. Bu yazımızda kendisi ayrı, uyarlama dizisi ayrı sevilen bu romanı inceleyeceğiz. </p>



<p><em>Normal İnsanlar </em>2018’de yayımlandığından beri büyük ilgi gördü. Aslında bu, Rooney’nin ilk kitabı değil. 2017’de, henüz 26 yaşındayken <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em> adlı romanı çıktı. Üçüncü ve en son romanı <em>Güzel Dünya Neredesin</em> ise henüz geçtiğimiz yıl yayıma girdi. <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em>, Monokl Yayınları tarafından, <em>Normal İnsanlar </em>ve <em>Güzel Dünya Neredesin</em> ise Can Yayınları tarafından Türkçeye çevrildi. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-yazar-hakkinda">Yazar Hakkında  </h2>



<figure class="wp-block-embed is-type-video is-provider-youtube wp-block-embed-youtube wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<iframe title="Appel Salon | Sally Rooney | April 24, 2019" width="800" height="450" src="https://www.youtube.com/embed/Fc987xN2Yns?start=128&#038;feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe>
</div></figure>



<p>Sally Rooney, 1991 doğumlu İrlandalı genç bir yazar. Kendisi İrlanda’nın Castlebar kasabasında doğmuş ve büyümüş. Sonrasında Dublin’de, Trinity Koleji’nde İngiliz Edebiyatı okumuş ve yüksek lisansını da aynı üniversitede Amerikan Edebiyatından yapmış. 2017 yılında yüksek lisans yaparken ilk romanı olan <em>Arkadaşlarla Sohbetler</em>&#8216;i tamamlamış. Rooney aynı zamanda İrlanda’da 1997 yılından beri yayınlanan edebiyat dergisi The Stingin Fly’da 2018’den beri editörlük yapmakta. </p>



<p>Romanları <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/category/edebiyat/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">edebiyat</a> camiasında olumlu eleştiriler aldı. Rooney’nin “Y kuşağının ilk büyük yazarı” ve “yeni neslin sesi” olduğu söyleniyor. Onu tanımlamak için kullanılan ilginç bir tabir ise “Snapchat neslinin Salinger’ı.” Çünkü basit ve yalın bir dille yazmasına rağmen tutturması çok zor bir tarzı, kendine has bir dili olduğunu görmek mümkün. Kendisi de ergenlik yıllarında JD Salinger’ın <em>Franny ve Zooey</em>&#8216;i okumuş ve kitap hakkında “tam olarak büyüyüp yazabilmeyi istediğim türden bir kitaptı” diyor. </p>



<p>Sally Rooney’nin hissettirmek istediğini karşıya geçirmekte çok başarılı bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hem de bunu uzun ve karmaşık cümlelerle değil basit ama yerinde kelimelerle, özenli betimlemelerle yapıyor. Güçlü gözlemlerle, samimi ve gerçekçi diyaloglarla.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Roman Hakkında   </h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-1024x576.jpg" alt="Normal İnsanlar" class="wp-image-6599" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-1024x576.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-300x169.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-768x432.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-1536x864.jpg 1536w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv-480x270.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/06/hdtv.jpg 2000w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Kitabın büyük kısmı diyaloglardan oluşuyor. Sally Rooney kitabı tamamlayıp göndermeden hemen önce metinden bütün konuşma çizgilerini kaldırmış. Böylece diyaloglar da anlatının bir parçası oldu, diyor bir konuşmasında kendisi. Bir yandan da <em>Normal İnsanlar</em> boyunca süren karakterler ciddi bir iletişim sıkıntısı çekiyorlar. Şöyle bir oturup konuşsalar, her şey çözülecekmiş gibi geliyor insana. Dolayısıyla tırnak işaretinin veya konuşma çizgisinin olmamasıyla birlikte diyalogların nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmamasıyla, bu yanlış anlaşılma kitabın anlatım biçiminde de kendisini gösteriyor. </p>



<p><em>Normal İnsanlar</em> çok sevilip okunduktan sonra (New York Times Çok Satanı oldu) BBC tarafından diziye uyarlandı. Dizi de en az roman kadar sevildi, hatta belki daha fazla. Diziyi de izlemiş biri olarak, ben de bu diziyle &#8220;kesinlikle romanın hakkı verilmiş&#8221; diyebilirim. Oyunculuklar, sahnelerin duyulara hitap edişi, müzikler… Kitaptaki toy aşkı ve yalnızlığı <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/2022/06/10/maid-ozgurluge-dogru/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">dizi</a> çok güzel ekrana taşımış. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Normal İnsanlar Konusu </h2>



<p><em>Normal İnsanlar</em>, İrlanda’nın Sligo bölgesindeki Caricklea kasabasında yaşayan ve aynı liseye giden Marianne Sheridan ve Connell Waldron isimli iki gencin, lisenin son yılından üniversitenin son yılına kadar, beş yıl boyunca süren karmaşık ilişkisini anlatıyor. Bundan da öte, bu ilişkinin onların benliklerine ve hayatlarına etkisini. </p>



<p>Connell bütün popülaritesine rağmen utangaç, güçlü fikirler belirtemeyen, sosyal kaygıları olan bir çocuk. Marianne ise ailesinden gördüğü psikolojik ve fiziksel şiddet yüzünden kendini korumak için bir kabuk oluşturmak zorunda kalmış. Bu yüzden sert, lafını esirgemeyen ve sevilmeyen bir kız. </p>



<p>Yıllar boyunca bir ayrılıp bir barışan, birbirine sürekli çekilen ama aslında hiçbir zaman tam olarak birlikte olamayan iki insan Connell ile Marianne. Roman boyunca beyinlerinin içini gözetliyormuşçasına onların özgüvensizliklerini, kaygılarını, arzularını okuyoruz. Kurdukları veya duydukları bir cümleden sonra zihinlerinde olanları, onları harekete geçiren veya ellerini kollarını bağlayan şeyleri öğreniyoruz. Böylelikle karakterlere sinir olduğumuz anlarda bile, neyi neden yaptıklarını anlıyoruz aslında. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yakınlık </h2>



<p>&#8220;Yakınlık&#8221; Sally Rooney’nin ele almayı sevdiği bir konu. İlk aşk, tecrübesizlik, iki insanın yakınlığı birbiriyle öğrenmesi, bu yakınlıkla nasıl başa çıkacağını bilememesi… Karakterler henüz çok genç ve kendilerini bile tam olarak tanımazlarken birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. Hiç beklemedikleri kadar yakın oluyorlar birden birbirlerine. Birbirlerinin en yakın arkadaşı oluyorlar. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Marianne, dedi, hiç inançlı biri değilim ama bazen Tanrı’nın seni benim için yarattığını düşünüyorum. (syf.117)</em> </p></blockquote>



<p>Fakat bu yakınlıklarına rağmen aralarında asla tam olarak aşamadıkları bir mesafe var. İki insan birbirini herkesten iyi tanıyıp nasıl bu kadar yabancı olabilir? </p>



<p>Romanı okurken karakterlerin bir ileri iki geri gitmesi beni çıldırtsa da <em>Normal İnsanlar</em>’ın en sevdiğim tarafı hayata yakınlığı. Hayatta nasıl sevgi dışında birçok şey ilişkilere şekil veriyorsa, bu romanda da öyle. İki insan birbirini seviyor diye bütün sorunlar otomatik olarak çözülmüyor. Onların kontrolü dışında şeyler var, bu şeyler aralarına aşılamaz bir mesafe koyuyor, güçleri yetmiyor o mesafeyi kapamaya. Sosyal statü ve sınıf ayrılığıysa bu karakterlerin arasındaki mesafenin ve iletişim sıkıntısının kökünde yatıyor.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">Normal İnsanlar’da Sosyal Statü </h2>



<p>Bu bir aşk hikayesi. Ama yalnızca o iki insana ait, çevrelerinden ve dış faktörlerden bağımsız bir aşk hikayesi değil. Çünkü Sally Rooney bize hatırlatıyor ki böyle bir şeyin olması mümkün değil. </p>



<p>Rooney’nin en çok üzerinde durduğu konulardan biri ilişkilerin doğası. İnsanlar birbirini sever, tamam, ama nasıl birlikte olabilirler? Cevaplama kaygısı taşımasa da bu sorudan yola çıkarak yaratıyor karakterlerinin ilişkilerini. </p>



<p>Rooney onları &nbsp;yaratırken Connell ve Marianne’i hiçbir zaman birbirlerinden bağımsız düşünmediğini söylüyor. Okurken gerçekten de Marianne’i Connell’dan, Connell’ı Marianne’den çıkaramıyoruz biz de okuyucu olarak. Belki yaşlarının da etkisiyle, roman tam yetişkinliğe geçiş yıllarında geçtiği için, aralarındaki sevgi ve bağ, benliklerini çözülemez bir şekilde iç içe geçiriyor. </p>



<p>Nasıl birbirlerinden ayrı düşünülemiyorlarsa toplumdan da ayrı düşünülemez bu karakterler. Romanda görüyoruz ki, diğer insanlar ve toplumsal standartlar ilişkilerini en çok etkileyen şeylerden biri. Bunun da nedeni, bireyin toplumda yaşarken toplumdan bağımsız bir varlık olmasının mümkün olmaması. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Okulda her gün görmezlikten geldiği Marianne’le gizli gizli ne yaptığını duyacak olsalar hayatı kararır. Koridorda yürürken insanlar gözlerini ondan ayırmaz, sanki Connell bir seri katil ya da daha fena biriymiş gibi. (syf.35)</em> </p></blockquote>



<p>Popüler bir insanın Marianne gibi nefret edilen biriyle olması bulundukları ortam tarafından kabul edilemeyecek bir şey. Connell için bu bir “benlik” krizine dönüşüyor. Okulda kimsenin bu ilişkiyi bilmesini istemiyor. Marianne’in elini tutup o okul koridorlarında yürüse, aynı Connell olmaz artık. Kendini yeniden inşa etmesi gerekir. </p>



<p>Connell’ın yaşadığı kimlik kaygısı, &#8220;ailesinin sosyal durumundan kaynaklanıyor&#8221; diyebiliriz. Kasabadaki “kötü” ailelerden sayılan Waldron ailesinden kendini imaj olarak sıyırmayı başarmış Connell. Kendini sevdirmiş, herkes onu takdir ediyor.  </p>



<p>Böylelikle fakir oluşunu, annesinin Marianne’lerin evine temizliğe gitmesini, ailesinde hapse girenlerin olmasını telafi ediyor. Annesinin onu 17 yaşında doğurup okulu bırakmış olmasını, babasını tanımıyor oluşunu&#8230; Bu yüzden Marianne ile olmak, onun için bu kimliği kaybetmesine neden olacak tehlikeli ve yanlış bir şey. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Sınıf Ayrılığının Etkisi </h2>



<p>Daha romanın başında Connell ve Marianne’in farklı toplumsal sınıflardan olduğunu öğreniyoruz. Hatta Connell’ın annesi, Marianne’lerin konağında çalışıyor. Bu <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/2022/05/23/marksizm-ve-beyaz-perde-marksist-sinema/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">sınıf ayrılığı</a>, başta sanki ikisinin de umursamadığı, ilişkilerinde önemli bir rolü olmayan bir detaymış gibi dursa da aslında ilişkilerini etkilemeyi hiçbir zaman bırakmıyor. Onları bir araya getiren de bu sınıf ayrımı, onları ayıran da. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Marianne onu küçük bir zille yanına çağırmıyor mu yani, dedi Rob. (syf.32)</em> </p></blockquote>



<p>Arkadaşından bunu duyduktan sonra, Marianne’le yaşadıkları her neyse bitirmeyi düşünüyor Connell. Gerçekler yüzüne tekrar çarpıyor. Bir de birlikte olduklarını bilseler kim bilir neler söylerler çünkü. </p>



<p>Üniversiteye başladıklarında, sosyal durumlarının lisedekinin tam tersine dönmesi söz konusu. Marianne popüler olurken Connell yalnız kalıyor. “Zengin bir ailen olduğu için seviyorlar seni.” diyor Connell Marianne’e. Haksız da değil. Connell her yerde ve her gün giydiği Adidas ayakkabılarıyla, sınıftaki şık giyimli erkeklerin arasında, MacBook’larıyla gezen öğrencilerin arasında sırıttığını hissediyor. Marianne’in maddi durumu ise bu yeni ortamda ona avantaj sağlıyor. </p>



<p>Üniversitede burs kazanmak Connell için son derece gerçek, maddi bir konuyken; Marianne için yalnızca kendine ve başkalarına başarısını kanıtlama aracı. Çünkü bu paraya ihtiyacı yok. İkisi de burs kazandığında, farklı gerçekliklere sahip olduklarını tekrar görüyorlar. Marianne’in hayatında hiçbir şey değişmezken, Connell için eskiden olmayan birçok şey mümkün oluyor. Kirası ödeniyor, seyahat edebiliyor…  </p>



<p>İlişkilerindeki en büyük uzaklaşmalardan biri, Connell’ın işten çıkarılıp kalacak bir yeri olmadığı için yazın Dublin’de kalmak yerine Caricklea’ye dönmesiyle yaşanıyor. Aslında Marianne’e, onun yanında kalıp kalamayacağını sormak istiyor ama bir türlü yapamıyor. Bir de üstüne yanlış anlama huyları eklenince, Connell başka insanlarla görüşmekle ilgili bir şeyler söylüyor, aslında istediği bu olmasa da. Tam her şey yolunda derken yine o mesafe giriyor aralarına. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yabancılaşma </h2>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Marianne gerçek hayatın çok uzakta bir yerde olduğu ve onsuz gerçekleştiği hissine kapılmıştı; yerini öğrenebilecek, bir parçası olabilecek miydi, bilmiyordu. (syf.21)</em> </p></blockquote>



<p>Okulda yaşıtları tarafından dışlanan, evde ailesinden şiddet gören Marianne her şeye yabancılaşmış durumda. Ne kasabaya ne okula ne de evine kendini ait hissetmiyor. Daha üzücüsü, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/2022/06/08/aile-ici-siddet-toplumun-aci-rengi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">aile içi şiddet</a> gördüğü için kendi bedenini de terk etmiş adeta. Bunu, ağabeyinin ona sözlü ve fiziksel şiddet uyguladığında, ona ölmesini söylediğinde, yalnızca olayı geçiştirmeye çalışması ve direnmemesiyle görüyoruz. </p>



<p>Kitabın ilerleyen kısımlarında Marianne şiddet içeren cinsel ilişkilere girip özellikle kendisine zarar verilmesini istiyor. Bunun onu mutlu etmek değil ama rahatlattığını söylüyor. Çünkü tek bildiği, ona tanıdık olan duygu bu. Sevgi değil. </p>



<p>Connell ise, liseden arkadaşı Rob’un ölümünden sonra iyice eski hayatıyla alışamadığı yeni hayatı arasında sıkışmış hissediyor kendini. Arkadaşının ölümüyle eski hayatını, eskiden olduğu kişiyi tamamen kaybettiğini hissediyor. Ne o hayata geri dönüp eski Connell olabiliyor, ne de bu hayata ait olabiliyor. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Caricklea’den ayrılırken bambaşka bir hayatım olabilir diye düşünmüştüm, diyor Connell. Ama buradan nefret ediyorum ve oraya da asla geri dönemeyeceğim. O arkadaşlıklarım bitti artık. Rob da yok, onu da bir daha göremeyeceğim. O hayatıma bir daha dönemeyeceğim. (syf.216)</em> </p></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading">Sosyal Anksiyete </h2>



<p>Kitabı bu kadar gerçekçi yapan şey, Rooney’nin Y kuşağının problemlerini çok iyi analiz edebiliyor olması. Connell lisede çok popülerken Marianne yapayalnız. Üniversitedeyse bu tersine dönüyor. Marianne arkadaşlar edinmiş, erkek arkadaşları oluyor, partilere gidiyor. Connell ise uyum sağlamakta zorlanıyor ve yalnızlık çekiyor. Bununla birlikte sosyal anksiyete yaşamaya başlıyor. Kendi kasabasında, tanıdığı insanlarlayken düşünmek zorunda olmadığı şeyleri düşünmek zorunda. Kim olduğunu yeniden keşfetmesi gerek. </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Caricklea’deyken Connell’ın utangaçlığı sosyal hayatını pek etkilemezdi; herkes kim olduğunu bildiği için kendini tanıtması ya da kim olduğuna dair bir izlenim yaratması gerekmezdi. Kişiliği kendisinin dışında, bizzat yaptığı ya da ürettiği bir şeyden çok başkalarının fikirleriyle idare edilen bir şey gibi gelirdi Connell’a. Şimdilerdeyse görünmezlik, hiçlik duyuyor; kimseyi yanına çekmeye yetecek bir adı sanı yokmuş gibi geliyor. (syf.76)</em> </p></blockquote>



<p>Connell’ın yaşadığı sosyal anksiyeteyi Rooney o kadar detaylı anlatıyor ki, Connell’ın rahatsızlığını hissediyorsunuz. Bir partiye gidiyor, herkes ona bakıyormuş, ondan rahatsızlık duyuyormuş, insanlarla tokalaşmasını izliyormuş gibi hissediyor. Onu partiye çağıran Garreth isimli çocuk geliyor ve Connell’a sırt çantasıyla ilgili “beğendim, tam doksanlar valla.” diyor. Connell rahatsız oluyor çantasının herhangi bir şekilde dikkat çekmesinden.  </p>



<p>Partideki onlarca sırt çantasından bir farkı yok bu lacivert düz çantanın, neden iltifat etti ki? Garreth daha fazla yorum yapmasın diye çantasına tekrar uzanıp içeceğini bile çıkarmıyor. Eğer sosyal anskiyete yaşıyorsanız bu hissi bilirsiniz. Rahat olmadığınız bir ortamda, övgü amacıyla söylenen bir söz bile sanki spot ışıkları üzerinizdeymiş, herkes size bakıyormuş gibi hissettirir. Hiçbir çıkıntınız olmadan insanların arasına karışmak ve fark edilmemek istersiniz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Kitapla İlgili Olumsuz Eleştiriler </h2>



<p>Ne kadar sevilmiş ve edebiyat camiasında olumlu karşılanmış olsa da <em>Normal İnsanla</em>r’ı edebiyattan saymayan okuyucular bile var. Şimdiye kadar duyduğum, okuduğum eleştirilerden bazıları şunlar: Kitapta kayda değer hiçbir olay yok. Yazar, Y kuşağının yaşayabileceği bütün sıkıntıları ilgi görebilmek için kitaba boca etmiş. <em>Normal İnsanlar</em> sıkıcı ve karakterler sevimsiz. </p>



<p>Bence bu romanı okumadan önce, insanın ne bulacağını az çok öğrenmesi gerekiyor. Çünkü şahsen benim de iki kere okumam, karakterleri anlamak için çaba sarf etmem gerekti. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu bu kitap. O yüzden insanı şaşırtabiliyor. Bu kitapta sıra dışı karakterler ve olaylarla karşılaşmıyorsunuz. Hayatın içinde olduğu gibi, gerçek insanlar, gerçek ilişkiler ve gerçek sorunları yazıyor Rooney. </p>



<p>Hepimiz hayatı farklı şekillerde tecrübe ettiğimiz gibi kitapları da bambaşka şekillerde okuyoruz. Birimize birçok şey ifade ederken, bir diğerimizde hiçbir duygu uyandırmayabiliyor. Yine de edebiyatın en güzel tarafı da bu değil mi zaten?</p>



<h4 class="wp-block-heading">Kaynakça</h4>



<p>Sally Rooney, Normal İnsanlar, çev. Emrah Serdan, Can Yayınevi, 2019.   </p>



<p class="wp-embed-aspect-16-9 wp-has-aspect-ratio"><a href="https://www.youtube.com/watch?v=4jH_0rg46Es">https://www.youtube.com/watch?v=4jH_0rg46Es</a></p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/">Normal İnsanlar: Sally Rooney ve Y Kuşağı İlişkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/normal-insanlar-sally-rooney-ve-y-kusagi-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yolda: Jack Kerouac’in Romanında Arayış</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gizem Karabulak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2022 21:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[beatkuşağı]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[jackkerouac]]></category>
		<category><![CDATA[kitapinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[yolda]]></category>
		<category><![CDATA[yoldainceleme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=5952</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tahmin ediyoruz ki, Yolda'yı duymamış olan yoktur. Beat topluluğunun adeta manifestosu haline gelen Yolda'yı eksileriyle ve artılarıyla incelediğimiz yazımız sizlerle. </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis/">Yolda: Jack Kerouac’in Romanında Arayış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Yolda, Beat Kuşağı yazarı Jack Kerouac’in en meşhur kitabı hakkındaki incelememiz sizlerle.   </p>



<p>Bu yazıda, aynı zamanda Beat topluluğun bir manifestosu haline gelen <em>Yolda</em> romanında &#8220;arayış&#8221; temasını inceleyeceğiz. Sonrasında da kitaba ırk ve cinsiyet meselelerine eleştirel bir açıdan bakacağız. Tüm bunlardan söz etmeden önce ise dönemi ve Beat Kuşağı’nı biraz yakından tanıyalım. </p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-beat-kusagi-ve-konformiteden-kacis">Beat Kuşağı ve Konformiteden Kaçış  </h2>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/05/television-american-family.jpg" alt="Yolda" class="wp-image-5956" width="838" height="836" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/television-american-family.jpg 401w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/television-american-family-300x300.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/television-american-family-150x150.jpg 150w" sizes="(max-width: 838px) 100vw, 838px" /></figure>



<p>1950’ler, Amerika’da konformist yaşam tarzının zirveye ulaştığı yıllardı. Savaş sonrası devletin gazilere yaptığı yardımlar ve ülkedeki genel refah seviyesindeki artış sayesinde, orta sınıf hiç olmadığı kadar lüks yaşıyordu. Ekonomi patlamıştı. İnsanlar çalışıyor, çalıştıkça para kazanıyor, para kazandıkça da tüketiyordu. </p>



<p>Banliyö evler içerisinde; kadınların yalnızca kusursuz bir eş ve anne rollerine layık görüldüğü “mükemmel” bir aile resmi, televizyon izleyerek ve reklam tüketerek geçirilen akşamlar, satın alınan ikinci, üçüncü arabalar… İdeal yaşam buymuş gibiydi. </p>



<p>Ama görünüşe göre bu yaşam herkesi cezbetmiyordu. Yol; Amerikan Rüyasını sahte bulanları, bütün bunların dışına çıkmak isteyenleri kollarını açmış çağırıyor, başka türlü bir yaşam ve en önemlisi özgürlük vaat ediyordu. Banliyö yaşamı yerine yolları tercih eden bir grup da meşhur Beat Kuşağı topluluğuydu. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Peki Neydi Bu Beat Kuşağı?   </h2>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="580" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1--1024x580.png" alt="Yolda" class="wp-image-5957" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1--1024x580.png 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1--300x170.png 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1--768x435.png 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1--480x272.png 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/Beat-writers-1-.png 1385w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><figcaption>William S. Burroughs &#8211; AllenGinsberg &#8211; JackKerouac</figcaption></figure>



<p>Beat Kuşağı; 1950’lerde konformist ve tüketim bağımlısı bir yaşam süren Amerikan orta sınıf toplumunun savunduğu değerleri reddeden bir grup yazardan oluşan bir topluluktu. Allen Ginsberg ve Jack Kerouac, Columbia Üniversitesinde tanışıp bu topluluğun kurucuları olmuşlardı. Bu topluluğun diğer bazı üyeleri ise Neal Cassady, LucienCarr ve William S. Burroughs. Bu yazarlar hem hayatlarında hem de eserlerinde her anlamda özgürleşmeyi savunmuşlardı. Ayrıca cinsellik ve uyuşturucuyu özgürce deneyimleyip bu tarz tabu konuları ise eserlerinde açıkça işlemişlerdir. </p>



<p>Beat kelimesi, “başıboş, yıpranmış, tükenmiş” anlamlarına gelmekte. Uyuşturucu kullandıktan sonra gelen tükenmişlik halini veya durmaksızın yaptıkları seyahatlerin yarattığı yorgunluğu çağrıştırır adeta. Toplumun uyumsuzları, oradan oraya sürüklenenleri… Ama özellikle Kerouac’in vurgulamak istediği daha spiritüel bir anlamı da vardır. Kendisinin romanda da kullandığı “beatific” kelimesi “kutsal, kutsanmış, mutlu eden” anlamlarına gelir. </p>



<p>Bu yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir yandan Sivil Haklar Hareketi sürüyor ve siyahi insanlar eşitlik savaşı vermekteydi. Onlar bireysel ve toplumsal haklarını arıyorlardı. Beat Kuşağı ise Afro-Amerikan kültürünü epey benimsemişti. Bu nedenle, caz müzik, Beat Kuşağı topluluğunun ruhunu yansıtan bir müzik türü haline gelmişti. Çünkü caz müziğin tarihsel önemi ve büyük ölçüde doğaçlama eseri olması özgürlüğü ve başkaldırıyı çağrıştırıyordu. Kısacası Beat Kuşağı, Amerikan Rüyası çarkının bir dişlisi olmayı reddetmişti. Onlar başka türlü bir yaşam arayışına çıkmış beyaz erkeklerden oluşan bir topluluktu.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yolda </h2>



<p>Jack Kerouac, <em>Yolda</em>’da, aslında Beat Kuşağı’ndan arkadaşlarıyla kendi yaptıkları yolculukları yazmıştır. İsimleri değiştirse de Dean’in Neal Cassady, Old Bull Lee’nin William S. Burroughs, Carlo Marx’ın Allen Ginsberg olduğu bilinmekte.  </p>



<p>Kerouac, romanı 1951 yılında üç haftalık bir süre içerisinde, kâğıt değiştirmekle dikkatinin dağılmaması için onlarca metre uzunluğunda bir rulo kâğıda aralıksız ve son derece düzensiz, zihnine geldiği şekilde yazmıştır. Bu nedenle eser, birçok düzenlemeden geçtikten ve bazı kısımlar çıkarıldıktan sonra 1957 yılında ancak yayımlanabilmiştir. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yolda Olmak  </h2>



<figure class="wp-block-image aligncenter size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/05/kerouac-cassady.jpg" alt="Yolda" class="wp-image-5958" width="841" height="482" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/kerouac-cassady.jpg 750w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/kerouac-cassady-300x172.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/kerouac-cassady-480x275.jpg 480w" sizes="(max-width: 841px) 100vw, 841px" /><figcaption>Neal Cassady ve Jack Kerouac</figcaption></figure>



<p>1950&#8217;lerde yol teması ortaya çıkmış ve Amerikan kimliğinin inşasında büyük bir etkisi olmuştur. Bireylerin egemen düzenin baskısından kaçıp özünü bulmaya doğru bir yolculuğa çıkması, Amerikan kültürünün ve dolayısıyla sanatının büyük bir parçası haline gelmiştir. Edebiyatın yanında sinemada da örneğin <em>Easy Rider</em>  gibi yol filmleri günümüzde de popülaritesini koruyor. </p>



<p><em>Yolda</em>’nın konusu, bir grup genç adamın 1940’lı yıllarda ülkeyi uçtan uca seyahat edip durması üzerinden ilerler. Özellikle ana karakter Dean Moriarty (Neal Cassady), tam bir Batı&#8217;nın adamı. Kendisi huzursuz bir Amerikan yol kahramanı olarak tanıtılmakta. Sürekli yolda, durdurulamaz&#8230; Kitabın son kısımlarına kadar, başta anlatıcı Sal Paradise (Jack Kerouac) olmak üzere, bütün grubun Dean’i takip ettiğini görürüz. Dean yolda olmanın, “kurum” olarak da adlandırılan egemen düzenin tam karşısında durmanın ve özgürlüğün timsalidir adeta.  </p>



<p><em>Yolda</em>’daki karakterler huzursuz genç insanlardır, göçebelerdir. Bir yerde kalmak, bir yere yerleşmek veya biriyle birlikte olmak sonunda her zaman bir memnuniyetsizliğe, huzursuzluğa ve kaçma isteğine neden olur karakterlerde:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>“Sal, gitmemiz gerekiyor ve oraya varana kadar asla durmayacağız.”</em></p><p><em>“Nereye gidiyoruz dostum?”</em></p><p><em>“Bilmiyorum ama gitmemiz gerek” (Kerouac, 1957, s.217).</em> </p></blockquote>



<p>Kurumsallaşan dini reddederek Zen felsefesi ve Budizm’e yakın duran Beat Kuşağı, hayatı yaşamanın tek yolunun deneyimlemek olduğunu, bunun da yalnızca yolda ve arayışta olarak gerçekleşebileceğini savunuyordu. Kitapta karakterlerin hiçbirinin gerçekten bir şey bulduğunu görmeyiz. Örneğin, Dean her zaman babasını aradığını söyler ama onu bulmak için hiç çaba sarf etmez. Onun yerine yolculukları çoğunlukla kadınlardan ve türlü maceralardan oluşur. Ama zaten yolculuğun asıl amacı bulmak değil, arayışta olmaktır. Hayat bir yolculuktur, yolsa hayatın kendisi. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Arabalar ve Özgürlük </h2>



<p>Yaşamın her kısmının kurallarla önceden belirlendiği bir toplumda yol, bireylere başka bir yaşam biçimi sağlıyordu. Bunun için arabalar önemli bir enstrüman, bu durmak bilmez kimliğin önemli bir parçasıydılar. Kendilerini arama arayışında olan bireylerin açık yola çıkmalarını sağladılar. Bundan da öte, arabalar yoldakilere bir özerklik duygusu vermiştir. </p>



<p>Şiirlerindeki birleştirici ve spiritüel üslubuyla usta Amerikan şair <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Walt_Whitman" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Walt Whitman</a>, Beat yazarları ve elbette ki Kerouac üzerinde bariz bir etkiye sahipti. Beat yazarlarının hayatlarında ve eserlerinde sürekli takip ettiği bu yolda olma düşüncesi -hem fiziksel hem de kendini arayış için bir metafor olan yol-Whitman’ın şiirlerinde sıkça görülen bir kavram.&nbsp; </p>



<p>Whitman, <em>Song of the Open Road</em> adlı şiirinin ilk satırlarında şöyle yazar:  </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Healthy, free, theworldbefore me, / Thelongbrownpathbefore me leadingwherever I choose. (Sağlıklı, özgür, önümde dünya, / Önümdeki uzun kahverengi yol, nereye seçersem oraya götürüyor beni.) </p></blockquote>



<p>Arabanın direksiyonunu tutmak, kendi hayatınızın direksiyonunu tutmak gibidir. Yönünüzü, ne zaman veya nerede duracağınızı siz seçersiniz. Hiçbir sorumluluk, hiçbir bağlılık, yükümlülük yoktur. Özgürsünüzdür ve tüm dünya önünüzde serilmiştir. </p>



<p><em>Yolda’</em>da hayat televizyonda izlenilecek bir şey değil, yolda deneyimlenecek bir şey. Romandaki karakterleri yola çıkaran his de bu. Yolda doğmuş bir adam olarak, Dean için arabada olmak evde olmak gibidir. Sal kaçınılmaz olarak bunu gözlemler: &#8220;Dean yine mutluydu. Tek ihtiyacı olan, elinde bir direksiyon ve yolda dört tekerlekti.&#8221; Arabalar, Dean’in direksiyonun arkasında kendisinin olabileceği tek yerdir dünyada. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yolda’da Irk </h2>



<p>Şimdi biraz daha eleştirel bakalım kitaba. Okurken fark etmemenin mümkün olmadığı bir konu var: Kitap yalnızca beyaz erkeğin tecrübesini anlatıyor. Siyahiler, Latin Amerikalılar, göçmenler ve Beat Kuşağı’nın benimsediğini söylediği herhangi bir azınlık grubun problemleriyle ilgili kitapta hiçbir şey bulamıyoruz. </p>



<p>Dahası, diğer gruplara karşı bir anlayıştan çok o grupların tarih boyunca ve hala yaşadığı sıkıntıları göz ardı ederek kültürlerine özenme ve hayat tarzlarını romantikleştirme söz konusu. Buna verebileceğim en iyi örnek, üçüncü kısmın başlarında Sal’in şu düşünceleri: </p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em>Leylak rengi akşamlarda yürüdüm, her tarafım zonklarken, Denver&#8217;ın zenci mahallelerinde, Welton&#8217;ın ve 27. Caddenin ışıkları arasında, kendi kendime neden Negro olmadığımı sorarak, beyaz dünyanın bana sunmuş olduğu sevincin, hayatın, neşenin, şamatanın, karanlığın, müziğin ve gecenin yetersizliğini hissederek . . .&nbsp; Denver&#8217;da bir Meksikalı, hatta deliler gibi çalışan yoksul bir Japon olmayı istedim, ama ne kasvetli ve ne acıydı ki hayal kırıklığına uğramış bir “beyaz”dım. Hayatım boyunca beyazlara özgü hırslarım olmuştu, San Joaquin vadisinde Terry gibi bir kadım bırakır mıydım yoksa?</em> </p></blockquote>



<p>Roman boyunca okuduğumuz, yalnızca beyaz erkeğin tecrübe edebileceği bir hayat tarzı. Mesela o dönemde bir kadının veya siyahi bir insanın ırkçılığa, sözlü ve fiziksel tacize uğramadan bu şekilde hayatı ve yolu tecrübe etmeleri mümkün mü? Günümüzde bile pek değil ne yazık ki.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">Yolda&#8217;da Cinsiyet</h2>



<p>Cinsiyet açısından bakarsak, roman boyunca kadınlar hep arkada bırakılıyor.  Beatlerin tahammül edemeyip kaçtıkları topluma nedense sık sık dahil olma girişimlerinde, kadınlar bir düzen kurma aracı olarak kullanılıyor. Örneğin; Dean karakteri, Marylou ve Camille arasında roman boyunca gidip geliyor. Camille ile evlenip ondan çocuk sahibi oluyor. Ama sonunda bu hayattan sıkılıp, kadınları ve çocuklarını arkasında bırakarak yollara düşüyor.  </p>



<p>Dean gibi, Ed Dunkel karakteri de sevgilisi Galatea ile evleniyor.  Galatea da Ed Dunkel’a bir ayak bağı olarak var oluyor roman boyunca. Öte yandan Marylou, diğer kadın karakterler gibi evde değil Dean ile beraber seyahatlerde, arabada olması nedeniyle, romandaki en bağımsız kadın. Yine de onu hem Dean’den bağımsız bir durumda görmüyoruz hem de namussuz bir kadın olarak tasvir ediliyor çoğu kez. Yani ev içindeki görevlerinin başında olmayan kadın, cinselliğiyle kategorize edilmekten kurtulamıyor. Kadın, hayatın içinde erkek gibi kendisi olarak var olamıyor. </p>



<p>Bu durumda Beatlerin aslında “kurum”un dışına çıkmakta çok da başarılı olamadıklarını söyleyebilir miyiz? Bence &#8220;evet.&#8221; Romanda sürekli kadının erkeği hayattan alıkoyan bir bağlılık, bir yük gibi gösterilmesi durumları söz konusuyken, erkeklerin dönüp dolaşıp bir şekilde evlilik kurumunun içinde, bir ayakları dışarda da olsa yer aldıklarını görüyoruz. </p>



<h2 class="wp-block-heading">Diğer Bir Konu: Tüketim </h2>



<p>Tüketim çılgını Amerikan toplumunu eleştiren Beat üyeleri, aslında roman boyunca birçok şeyi tüketiyorlar. Arabalar, kadınlar, uyuşturucular… Örneğin, Dean arabaları o kadar iyi biliyor ki kullanırken arabalarla adeta bir bütün oluyor. Bu yolculuklar sırasında paramparça hale geliyor arabalar. Kadınlar, bireyler olarak değil tüketilecek ve sıkılınca bırakılacak şeyler olarak görülüyor. Uyuşturucu ise hayatlarının merkezinde ve en çok tükettikleri şeylerden biri. Old Bull Lee ve eşi Jane’in çocukları olmasına rağmen paralarının çoğunu uyuşturucuya harcaması da buna bir örnek. </p>



<p>Elbette nasıl bir okuma yapacağı okuyucuya kalmış. Kerouac’in özellikle karakterleri bu şekilde kurguladığını düşünmüyorum, zaten kurgudan çok Kerouac’in kendi yolculuklarından ilham alarak, sansürsüz ve zihninden aktığı gibi yazmış bu romanı. Daha çok dönemi yansıtmış.  </p>



<p>Her şekilde <em>Yolda</em>, Beat Kuşağını anlamak için kesinlikle okunması gereken bir eser. Ayrıca Kerouac’in özgür ve ritmik düzyazısı, tecrübelerini, hislerini coşkuyla ifade edişi kitabı okumaya değer yapan niteliklerinden. Ama dönemi beyaz bir adamın bakış açısıyla anlattığı için, Amerika gibi çeşitli ırkları, azınlık gruplarını içinde bulunduran bir ülkede yapılan yolculukları anlatan bu kitapta, eksiklikleri görmemek mümkün değil. Dönemin en özgür zihinlerinin bile ırk ve cinsiyet meselelerine bakışındaki bu sığlık, insanın dönemden çok da bağımsız olamadığını gösteriyor belki de. </p>



<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>



<p>Kerouac, Jack. On the Road, The Viking Press, New York, 1957.</p>



<p><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Beat_Generation">https://en.wikipedia.org/wiki/Beat_Generation</a></p>



<p>Whitman, Walt. “Song of The Open Road by Walt Whitman.” Poetry Foundation, Poetry Foundation, <a href="https://www.poetryfoundation.org/poems/48859/song-of-the-open-road">https://www.poetryfoundation.org/poems/48859/song-of-the-open-road</a>.</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis/">Yolda: Jack Kerouac’in Romanında Arayış</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/yolda-jack-kerouacin-romaninda-arayis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
