<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmut Ziya Yılmaz, Kazan Kültür sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://www.kazankultur.com/author/mahmut-ziya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.kazankultur.com/author/mahmut-ziya/</link>
	<description>Burada Taşırmak Serbest!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Apr 2023 18:21:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/05/cropped-favicon1-32x32.png</url>
	<title>Mahmut Ziya Yılmaz, Kazan Kültür sitesinin yazarı</title>
	<link>https://www.kazankultur.com/author/mahmut-ziya/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/ten-ve-tas-bati-uygarliginda-beden-ve-sehir/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/ten-ve-tas-bati-uygarliginda-beden-ve-sehir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 May 2023 21:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kenttarihi]]></category>
		<category><![CDATA[metisyayınları]]></category>
		<category><![CDATA[richardsennett]]></category>
		<category><![CDATA[tenvetaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=17027</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ten ve Taş, Richard Sennett’ın, insanların bedensel deneyimleri perspektifinden kent tarihine bakış niteliğindeki eserini inceledik.</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/ten-ve-tas-bati-uygarliginda-beden-ve-sehir/">Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Ten ve Taş</em>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Sennett" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Richard Sennett</a>’ın, insanların bedensel deneyimleri perspektifinden kent tarihine bakış niteliğindeki eserini inceledik.</p>



<p>Kent yaşayışı içerisindeki etkileşimlerimizi düşünelim. Çalışma formlarımız, kültürel aktivitelerimiz, eğlence tercihlerimiz ve kategorilendiremediğimiz birçok unsur mevcut. </p>



<p>Bütün bunların kent yapısı ile ilintisi toplumsallık noktasında belirleyici rol oynar. Bu belirleyicilik karşılıklıdır. Kentin yapısı bu unsurları şekillendirdiği gibi, bu unsurlar da kentin yapısını şekillendirmektedir. Bu durum aslında, birçok farklı disiplinde yapılan çalışmalar ile de ortaya konan bir ilişkidir. Hatta bireyin, gündelik etkileşimlerini değerlendirerek de farkına varabileceği gerçeklerdir bunlar.</p>



<p><em>Ten ve Taş</em> eserinin önemi ise, toplumsallık bağlamında belirleyici ve formatif etkileşim alanı olan kent kavramı ile bedensel varoluş arasında ilinti kurmasından kaynaklanır. </p>



<p>Fiziksel özelliklere ve duyumlara yüklenen anlamın mimaride, şehir tasarımında ve planlama pratiklerinde nasıl tezahür ettiğini <em>Ten ve Taş</em> eserinde ortaya koymakta Sennett. Bu ortaya koyuş bizlere, indirgemeci tarihsel yaklaşımın ötesine geçmeyi sağlar.  </p>



<p>Tarihi farklı bir gözden okumaktır aslında. Nitekim bu farklı perspektiften bakışlara kitaptan örnekler vereceğiz yazının devamında.</p>



<p>Bu tema üzerinden Sennett, Antik Yunan’dan modern dönem New York’una bir izlek oluşturmuştur. Bu izlek, insanların kendi bedenlerine dair deneyimleriyle yaşadıkları mekanlar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seren dönüm noktalarına odaklanıyor daha çok. Gelin biz de bu ilişkiyi daha iyi kavrayabilmek için mevzubahis dönüm noktalarına göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-beden-ve-toplumsallik">Beden ve Toplumsallık</h2>



<p>Toplumsallık kavramını ele alırken oluşturulan sınıflandırmalardan birisi de modern ve modernite öncesi toplum ayrımıdır. Aslında bu ayrımın bizatihi kendisi de modern mantığı sergiler. Nitekim müphemliği ortadan kaldırmak için bölen, düzenleyen, sınıflandıran modern aklın ve modern pratiğin merkezi çatısı ikiliktir (Bauman, 2014, s. 29). </p>



<p>Peki, modern toplum ile modernite öncesi toplum arasında mutlak bir uçurum mu vardır? İşte Sennett, tam bu noktada geçmiş ile günümüz arasında bir uçurum olduğu şeklindeki hissi sorgulamak ister (Sennett, 2022, s.16). </p>



<p>Bu hissi sorgularken de, bedenin toplumsal yaşam içerisindeki varoluşunu ele alır. Bu ele alış bize, modernite öncesi toplumların yalıtık mitolojik unsurlar olmadığını gösterir. Bilakis, bedene dair yaklaşımlar modernite öncesinde de, modern dönemde de belirleyici etken olmakla bu iki dönem arasında bir örüntü oluşturmamızı sağlar.</p>



<p><em>Ten ve Taş</em> eserinde, ilkin günümüzde bedenin varoluşuna dair spesifik bir örnek üzerinden serimleme yapar Sennett. Vietnam Savaşı sırasında sol eli parçalanmış bir arkadaşıyla, teması savaş olan kanlı bir filme giderler. Filmi beğenip alkışlayan seyirciler ise, filmden sonra Sennett’in metal protezli arkadaşını gördüklerinde yanlarına dahi yaklaşmazlar. </p>



<p>Bu durumu değerlendiren Sennett, salt seyredişin pasifleştirici etkisine değinir. Vekaleten yaşanan şiddet deneyiminin ise seyirciyi gerçek acı karşısında duyarsızlaştıracağını belirtir. Bu seyirci, salt sinema seyircisi de değildir. Bizzat insanın da metalaştığı ve seyirlik nesneye dönüşebildiği etkileşim çerçevesinde seyirci, bütün toplumdur aslında.</p>



<p>Modern dinamiklere içkin olan serilik, süreklilik; salt hareketin makbul hale gelmesi gibi unsurlar modern dönem tasarım ve etkileşimlerinde; yani hem yapı hem de toplum mühendisliklerinde &#8220;dirençten kurtuluş&#8221;u ön plana çıkarmıştır. </p>



<p>Bu durum da uyarılmayı asgariye indirgeyen bir ilişkiselliği meydana getirir ve pekiştirir. Aynı zamanda &#8220;dokunma korkusu&#8221; da bu çerçeve ile birleşir. Etrafı çitlerle çevrili, sıkı koruma altındaki mahallelerin/sitelerin iyi hayat imgesi olarak kabul gördüğü günümüzde düzen tam olarak temastan yalıtık olmaktır. Düzenin temasla sağlandığı toplumsal yapıların varlığı ise bize karşılaştırmalı bir analiz imkanı sunar.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-donum-noktalari">Dönüm Noktaları</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-1024x682.jpg" alt="ten ve taş" class="wp-image-17029" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/monument-g2d93e97bf_1280.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Kendinizi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Perikles" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Perikles</a> dönemi Atina’sında hayal edin. Bedeninizin duyumları, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Polis_(%C5%9Fehir)" target="_blank" rel="noreferrer noopener">polis</a> denen büyük kolektiviteye ait olmakla şekilleniyor. Şehrin yapılanışı, yurttaşın bedeninin evi olarak kurgulandığı için etkileşim oldukça yoğun. </p>



<p>Güdük bir analoji olacak ama, ev içi alışkanlıklarınızı şehir içerisinde gerçekleştirdiğinizi hayal edin. Nitekim şehrin ev olarak algılanışı, bu dönemdeki teşhirin de mantıksal arka planını yansıtır. Daha önce Efes Antik Kentine gittiyseniz mesela, oradaki umumi helaları bu bağlamda gözünüzün önüne getirebilirsiniz.  ,</p>



<p>Bu biraz kitsch bir örnek oldu. Verilecek daha kritik örnekler mevcut. Popüler bir örnek olarak, tiyatro yapılarını verebiliriz. Ya da hepsinden daha önemlisi ve dönemin simgesi olarak Agorayı da örnek olarak verebiliriz.</p>



<p>Halkın (demos) iktidarı (kratos) ile devinen bir yönetim ilişkisi (demokratia – demokrasi) çerçevesinde, bu büyük yapının aktif bir parçasısınız diyebiliriz. Tabi burada salt güzelleme de yapamayacağız. Zira toplumsal rasyonalizasyon noktasında önemli bir yeri olan vücut ısısı bağlamında keskin hiyerarşiler mevcut. </p>



<p>Cinsel ayrımlar, efendi-köle ilişkileri bu vücut ısısı parametresi ile meşrulaştırılmakta. Tahmin edebileceğiniz gibi erkek bir yurttaşsanız vücut ısınız yüksek; bu çerçevenin dışında iseniz de vücut ısınız düşük. Bu rasyonalize etme bağlamı çok önemlidir. </p>



<p>Doğrulanabilir toplumsal ilişkilerin oluşturduğu örüntüleri ele aldığımızda, bu örüntüleri bir araya getirerek gördüğümüz mantık (logos)’tan bahsediyoruz. Bu mantık olgusunun önemi, bütün dönemlerde, toplumsal ilişkilerin mantıksal bir çerçeveye oturtularak meşrulaştırılışını görmemizden kaynaklanır. Daha önce bahsettiğimiz &#8220;dönüm noktaları&#8221; da bu bağlamda ele alınmaktadır nitekim.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-iktidar-takintisi">İktidar Takıntısı</h2>



<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hadrianus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hadrianus</a> dönemi Roma’sını ele alan Sennett, iktidar olgusunun kamusal alanda ve yapılarda pekiştirilişini örneklendirir. Bu durum, düzenin salt somut düzlemde, yani taş ile tesisini yansıtması açısından önemlidir. </p>



<p>İmparatorluk, yapılan yapılar ile tebanın nezdinde meşruiyetlerini inşa etmiştir. Yayılmacı politikasında, imparatorluğun fethettiği her yerde kendi şehir ızgara planını uygulaması da imparatorluk kültünü yansıtır. </p>



<p>Kısacası Romalılar bakarak inanmış ve itaat etmişlerdir diyebiliriz Sennett’in tabiri ile. Shakespeare’in daha sonraları &#8220;bütün dünya bir sahnedir&#8221; diye çevireceği <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Theatrum_Mundi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">teatrum mundi</a> tabirini Romalılar’a borçluyuzdur (Sennett, 2022, s.84). Ve bu tabir, kent ve beden deneyimlerinin birebir teatralize edilmesini yansıtır.</p>



<p>Pagan Roma’nın mevzubahis &#8220;bak ve inan&#8221; ile &#8220;bak ve itaat et&#8221; buyrukları; Hristiyan öğretisi ile aşınmıştır diyebiliriz. Zira Hristiyanlıkta dışsal yapılardan ziyade içsel ışık ön plandadır. Tanrı’nın Işığı olarak adlandırılan bu unsur ise mekânsal bir olgu değildir. </p>



<p>Cennetten sürgün edilmeyi yansıtacak şekilde Hristiyan kişi kendisini köksüzleştirmiştir. Hristiyanlığın varlığının bu temerküzü, şehre ve bedene bakışta önemli değişikliklere; dolayısıyla toplumsallıkta da değişimlere neden olduğu için önemlidir. </p>



<p>Hristiyan bedeni arzuyu aşmalı, kamusal iktidar kültünü reddetmeli, zaman içinde bir hac yolculuğu yapmalıydı. Lakin belirtmek gerekir ki, MS 313 yılında Konstantinus’un Milano Fermanı ile Hristiyanlık yasal bir din haline gelmiştir. Sonrasında ise kamusal bir güç haline gelen Hristiyanlık kendisi iktidar kültlerini de oluşturmaya başlayacaktır enikonu.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kent-havasi-ozgurlestirir">Kent Havası Özgürleştirir</h2>



<p>Özellikle 13. Yüzyıldan itibaren, toplumsal ilişkilerde önemli bir aktör sahneye çıktı. Bu da dönüşen ekonomik ilişkilerdi. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Weber" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Weber</a>’in deyişi ile, siyasi insan olan antik dönem yurttaşının aksine ortaçağ yurttaşı enikonu iktisadi insan olmuştur. </p>



<p>Bu durum, üretim, teşhir ve alışveriş mekanı olan bir kent yapısı oluşturmuştur. Özgürleştiren kent havası, işte bu yeni kentlerin havasıydı aslında. Elbette daha detaylı bakıldığında, ücret ve mübadele ilişkilerinin özgürleştirici etkiden ziyade daha yaygın olarak bir tahakküm ilişkisini de tesis ettiğini belirtmek gerekir.</p>



<p>Pazar yerleri, panayırlar gibi teşhir ve mübadele alanlarının yanı sıra bizzat sokaklar da alışveriş bağlamında yapılanmıştır. Bunların yanında lonca ve şirket gibi ekonomik yapılanmalar da toplumsal alanda öne çıkmaya başlamıştır. </p>



<p>Bu durum, toplumsal ilişkilerde mekan ve zaman olgularının, ekonomik mekan ve ekonomik zamanlara dönüşmesini yansıtır. Daha da önemlisi, enikonu gelişen bir homo economicus&#8217;un varlığı söz konusudur. Bu varoluş, ekonomik bireyin kendi kendisinin şeytanı oluşunu da yansıtır. Kendi kendisinin şeytanı olur zira hem Hristiyan cemaat ilişkilerindeki merhamet tandansını erezyona uğratır, hem de ekonomik rekabet içerisinde kendi kendisini de tahrip eder.</p>



<p>Ekonomik ilişkilerin temel belirleyici olması durumu, farklı tahakküm ilişkilerine de neden olmuştur. Nitekim, özellikle 15.yüzyıl itibariyle ekonomik bir merkez haline gelen Venedik’te Hristiyan cemaatinin Yahudileri gettoya kapattıklarını görürüz. Bunu rasyonalize ederken de Yahudiler bulaşıcı hastalık taşıyan bedenlere sahip olmakla ve ahlak bozukluğu ile özdeşleştirilmişlerdir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-birakiniz-yapsinlar-birakiniz-gecsinler-birakiniz-dolassinlar">Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler; Bırakınız Dolaşsınlar</h2>



<p><em>Ten ve Taş </em>eserinde, beden ile toplumsal ilişkiler arasındaki ilintiyi çok net şekilde ortaya koyan bir diğer dönüm noktası ise yeni beden kavrayışlarının modern kapitalizmin doğuşuyla örtüşmesinde görülebilir. Bu dönem aynı zamanda bireyci dönüşümün doğuşu ile de örtüşür.</p>



<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/William_Harvey">William Harvey</a>’nin kan dolaşımı hakkındaki keşifleri bu bağlamda çokça önemlidir. Harvey, canlılığın kan dolaşımı ile sağlandığını açıkça ortaya koymuştur. Bu keşfin yol açtığı en önemli analoji ise, toplumsal yaşamın canlılığının da dolaşım ile sağlanacağı fikridir. </p>



<p>Dizginlerinden kurtulmuş, belirli bir yabancılaşma ile uzmanlaşma edinmiş homo economicus’un toplumda kolayca dolaşabilir olma özelliği en önemli özelliği olarak görülmüştür nitekim. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Adam_Smith">Adam Smith</a>’in <em>Ulusların Zenginliği</em> isimli eserinde serbest emek ve mal piyasasındaki dolaşımının hayati önemini irdeleyişi de beden içinde serbestçe dolaşan kan analojisinin izlerini taşır.  </p>



<p>Elbette, Smith’in ve diğer dönemdaş düşünürlerin Aydınlanma’ya özgü bakış açılarının oldukça iyimser olduğunu da belirtmek gerekir.</p>



<p>Bedene ve toplumsallığa bakışa dair bu dönüşümler ve gelişmeler proleter beden ve kent üzerinde baskıcı ve dönüştürücü etkiyi yoğunlaştırmıştır. Proleter beden enikonu mekanik olarak rasyonalize edilmiştir. </p>



<p>Nitekim kapitalizmin ürettiği ilk makinenin buhar makinesi olmadığını, bizzat insan bedeni olduğunu <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Caliban ve Cadı incelememizde</a> irdelemiştik. Bunun yanında, sağlıklı bir beden için terleme ne denli gerekliyse, sağlıklı bir şehir için de terleme ve nefes almanın o denli gerekli olduğu görüşünden hareketle dolaşıma dayalı şehir yapılanmaları gelişmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kitlelerin-hareketinden-sehir-bireyciligine">Kitlelerin Hareketinden Şehir Bireyciliğine</h2>



<p>Hareket unsurunun ön plana çıkışı, kitlesel hareket bağlamında da ele alınmalıdır. Nitekim dolaşımın zenginliği belirli bir grubun elinde temerküz etmiştir. Lakin fiziksel şehre yayılan bu zenginlik halk kitlelerinin hayatına nüfuz etmemiştir. </p>



<p>Bu durum, kalabalıkların hareket edişinin önemli bir devindiricisidir. 1789 Ekim’indeki büyük ekmek ayaklanması bu bağlamda önemli bir örnektir. Hatta diyebiliriz ki, hareket sözcüğünün kendisi bile bu süreçte kolektif bir çerçevede devrimin ateşi içerisinde sınanacak bir anlam kazanmıştır (Sennett, 2022, s.252).</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-fransiz-devrimi">Fransız Devrimi</h3>



<p><em>Ten ve Taş</em> eserinde Sennett, kitle hareketliliğini irdelerken inceleme bağlamı olarak <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Frans%C4%B1z_Devrimi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Fransız Devrimi</a>’ni seçmiştir. Fransız Devrimi sürecinin kritik yanı, salt bir iktidar makinesinden ziyade bir yurttaş yaratma süreci oluşundan kaynaklanır. Bu yaratım sürecinde toplumsal roller, şehir mekanları, kültler yeniden inşa edilmiş ya da düzenlenmiştir. Örneklendirelim.</p>



<p>Yeni cumhuriyet rejiminde Marianne figürü ile Cumhuriyet Fransası’nın bağrını bütün Fransızlara açtığı imgelemi oluşturulmuştur. Kadının besleyici gücünden analoji yapılarak oluşturulan bir imgelemdir. Bu imleyiş kadın ve erkeğin toplumsal rollerinin oluşturulmasında önemli bir göstergedir. Bu gelişme annelik devrimi olarak da adlandırılır.</p>



<p>Mekansal bağlamda, özgürlüğü imleyecek şekilde geniş hacimli alanlar oluşturulmuştur. Nitekim Devrim tarihinde meydanların varlığı önemli bir yer tutar. Burada, geniş özgürlük alanlarının varlığı noktasında bir özgürlük idealizmiyle beraber iktidar olgusunu da değerlendirmek gerekir. </p>



<p>Zira Devrim tarihi içerisinde, bu büyük kamusal alanlarda yurttaş kalabalıklarının pasifleştiği de gözlemlenmektedir. Aynı zamanda bu geniş mekanlar, gözetimi de kolaylaştırmaktaydı.</p>



<p>Bu meydanlarda, özellikle Devrim sürecinde bir süreklilik haline gelen idamlar da kamusal bir disiplin mekanizması görevi görmüştür. Devrim’in kendi çocuklarını yemesi gerçeği karşısında direniş yasaklanmıştır. </p>



<p>Bunun yerine yeni kamusal kültleri oluşturacak ve pekiştirecek festivaller düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler halkı seyirci haline getiren ve Devrim iktidarının yurttaş yaratım sürecinin temel dinamiklerinden olan yabancılaşmayı pekiştiren unsurlar olmuşlardır.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-bireyci-toplum">Bireyci Toplum</h3>



<p>Özellikle 19. Yüzyıl itibariyle kent mekanında bireyci ilişkiler yoğunluk kazanmıştır. Şehir planlamalarında serbestçe hareket eden kalabalıklar gözetilmiştir. &#8220;Bu durum, kolektif hareket edişi önleme amacını güden bir gelişmeydi&#8221; der, Sennett. Nitekim salt hareketin olumlandığı bir yapılaşma içerisinde beden, içinde hareket ettiği mekandan ve diğer bedenlerden enikonu kopmuştur.</p>



<p>Aydınlanma düşünürlerinin, kentte sağlanan dolaşımın bireyin uyarımlarını artıracağı yönündeki tasavvuru bu dönemde tersine dönmüştür. 19. Yüzyıl şehircileri, bireylerin hareket yoluyla kalabalıktan korunacağını tahayyül etmişlerdir (Sennett, 2022, s.291). Bu tahayyülün aslında Fransız Devrimi ile 19. Yüzyıl devrimlerinin bir bakiyesi olduğu söylenebilir. Kalabalıktan yalıtık olma birey için idealize edilmiştir diyebiliriz.</p>



<p>Şehir bireyciliğinin artışı sürecinde yalıtık konfor araçlarının ortaya çıkışı, ya da toplumsal etkileşim alanlarının yalıtık bir konfor dinamiği ile düzenlenişi bu bağlamı pekiştiren gelişmelerdir. Konfor alanları, yapısal olarak yalıtıklaştırılan kent alanlarının içselleştirilmesini sağlamıştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-farklilik-ve-kayitsizlik">Farklılık ve Kayıtsızlık</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/04/newyork-1024x682.jpg" alt="ten ve taş" class="wp-image-17145" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork-768x512.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/newyork.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p><em>Ten ve Taş </em>eserinin son bölümü olan<em> Sivil Bedenler</em>’de Sennett, örneklem olarak 20.yüzyıl sonundaki New York’u ele alır. Dinamik yapılanma sebebiyle farklı toplumsal temas noktalarının varolduğundan söz eder. </p>



<p>Lakin dolaşım idealizminin çıktılarının modern şehirde hıza, kaçışa ve pasifliğe evrildiğini ifade eder. Bu dönüşüm, mekanların ve dolayısıyla ilişkilerin standardize olmasına neden olmuştur. Her ne kadar hareket unsuru yoğun olsa da, bu monoton bir harekettir.</p>



<p>Giderek yoğunlaşan bireycilik ortamında ise kentli bedenler birbirlerine yabancılaşmışlardır. Adeta aynı kentte farklı kaderler yaşar hale gelmişlerdir. Kent, farklılıkları barındırmaktadır. Lakin bu, kayıtsız bir biraradalıktır.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-uyarimsizlik">Uyarımsızlık</h3>



<p>Biraz hayal edelim. Canınızın çok sıkkın olduğunu ve bir yerde oturduğunuzu düşünün. Birisinin gelip, &#8220;sizi çok hüzünlü görüyorum,&#8221; diyerek size teveccüh göstermesi garip gelir değil mi? </p>



<p>Yahut o gün güzel bir kombin yapmışsınızdır. Ve birisinin &#8220;tarzınızı çok beğendim,&#8221; demesini de garipseriz. Ya da gayet &#8220;sıradan&#8221; bir haldeyken de birisinin size &#8220;bugün denizin turkuaz tonu ne hoş,&#8221; demesi de oldukça garipsenir. Ben bunları niye sıraladım şimdi?</p>



<p>Gündelik yaşamdaki palyatifliği vurgulamak istedim aslında. Evet, paltayiflik olarak nitelendirdim. Zira kişi, etrafını bir imge repertuarı aracılığıyla tarayarak, çevreyi basit temsil kategorilerine tabi tutarak ve benzerlikle farklılığı kıyaslayarak kent deneyiminin karmaşıklığını azaltır (Sennett, 2022, s.329). </p>



<p>Bu durum aslında, Goffmann’ın da belirttiği gibi &#8220;savunma amaçlı uyarımsızlaştırma&#8221;dır. Evet, bu duyarsızlığı, karmaşık kent yapısı içerisinde savunma çerçevesi olarak ele alabiliriz. Ama bu, durumun duyarsızlaştırıcı oluşu gerçeğini değiştirmez. Halbuki ortak bir yaşamda duyarlılık, temel gereksinimlerimizdendir.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca">KAYNAKÇA</h3>



<ul class="wp-block-list">
<li>RICHARD SENNETT, TEN VE TAŞ, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2022</li>



<li>ZYGMUNT BAUMAN, MODERNLİK VE MÜPHEMLİK, AYRINTI YAYINLARI, İSTANBUL, 2014</li>
</ul>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/ten-ve-tas-bati-uygarliginda-beden-ve-sehir/">Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/ten-ve-tas-bati-uygarliginda-beden-ve-sehir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Apr 2023 21:24:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Calibanvecadıkitabıkonusu]]></category>
		<category><![CDATA[silviafedericikitapları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=16816</guid>

					<description><![CDATA[<p>"Toplumsal cinsiyet", "kadına düşen roller" ve "biçilen ahlak değerleri"... Tüm bunların kapitalizmle nasıl bir bağlantısı olabilir? </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/">Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Caliban ve Cadı</em>, Silvia Federici’nin, kapitalist tahakkümü <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/uc-gine-golgede-kalmis-feminist-bir-okuma/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">feminist</a>, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/marksizm-ve-beyaz-perde-marksist-sinema/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Marksist</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Michel_Foucault" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Foucault</a>cu yaklaşımlarla ele aldığı eseri hakkındaki incelememiz sizlerle.</p>



<p>Federici’nin <em>Caliban ve Cadı</em> kitabını yazma sürecini irdeleyecek olduğumuzda, aktüel olarak kadınların maruz kaldığı tahakkümün kökenlerine ve kadınların özgürleşme mücadelesinde hangi politik stratejilerin benimsenmesi gerektiğine dair tartışmaların kendisinin ilgisini çektiğini belirttiğini görüyoruz. </p>



<p>&#8220;Aktüel olarak&#8221; ifadesi önemlidir. Zira <em>Caliban ve Cadı</em> kitabının arkasında yatan temel saiklerden birisi, genellikle kapitalizmin doğuşu ile ilişkilendirilen bir dizi olgunun dünya çapında aktüel olarak hala tezahür ediyor oluşudur.</p>



<p>Bu durum önemlidir çünkü Federici’nin Marx’tan ayrıldığı iki temel noktadan birini devindirir. Marx, kapitalist gelişimin ölümcül karakterinin farkındaydı. Buna rağmen bu olguyu insanın özgürleşme sürecinin zorunlu bir adımı olarak görmüştür.  </p>



<p>Halbuki kapitalist ilişkilerin gelişmesinin temeli olan ilksel birikimin en şiddetli yanlarının &#8220;geri dönüşü&#8221;, kapitalist yayılmanın tarihsel olarak her aşamasında – içinde bulunduğumuz günde de – meydana gelmektedir.</p>



<p>Federici’nin sorunsalında kapitalizm temel bir olgudur. Marksizm de temel kuramlardandır. Bu perspektiften, <em>Caliban ve Cadı</em> kitabının arkasında yatan temel saiklerden başat olanı göze çarpar. Bu da kapitalizmin gelişimini feminist bir bakış açısıyla yeniden düşünme istencidir. </p>



<p>Bu saik, Federici’nin analizinin Marx’tan ayrılan diğer yönünü de ortaya koyar. Marx, ilksel birikimi ücretli erkek proletarya ve meta üretiminin gelişimi açısından incelemiştir. Federici ise &#8220;ilksel birikimi kadınların toplumsal konumuna ve emek gücünün üretimine getirdiği değişiklikler açısından&#8221; irdeler. Gelin, bu irdelemeye beraber göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ilksel-birikim">İlksel Birikim</h2>



<p>İşte bu irdeleme,<em> Caliban ve Cadı</em> kitabını yansıtan bağlamı ifade eder. İlksel birikim, kapitalizmin ekonomik ve toplumsal ilişkilerde ürettiği değişiklikleri aydınlatan ortak bir payda sağladığından değerlidir. Federici’nin ilksel birikime yaklaşımı, Marx’ta eksik olan ve kapitalist birikim için her zaman önemli olmuş olan birtakım tarihsel olguları ele almaktadır. </p>



<p>Kadınların emeğinin ve yeniden üretim işlevlerinin işgücünün yeniden üretimine tabi kılındığı cinsiyetçi bir işbölümünün ortaya çıkışı; kadınları erkeklere tabi kılan ve ücretli işten dışlayan ataerkinin tesisi; proleter bedenin mekanikleştirilmesi ve kadınlar söz konusu olduğunda bu bedenin yeni işçiler üreten bir makineye dönüştürülmesi olguları, ele alınan olguların başat olanlarıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-beden-politikalari">Beden Politikaları</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="682" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-1024x682.jpg" alt="Caliban ve Cadı" class="wp-image-16818" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-1024x682.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-768x511.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-720x480.jpg 720w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280-480x320.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/04/cemetery-g1437a594e_1280.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Son olguda değinildiği üzere, <em>e</em>serde kritize edilen bir diğer kuram Foucaultcu beden analizleridir. Federici, Foucault’nun beden kuramını eleştirir. Sebebi, onun iktidarın nasıl kullanıldığıyla ilgilenmesi lakin iktidarın kaynağını tanımlama yöneliminde olmamasıdır. </p>



<p>Bu durum, bir gizemlileştirme ve perdelemeye neden olur. Bu da iktidar olgusuna dair anlama çabasının ve getirilecek eleştirilerin güdük kalmasına neden olur. Salt olarak iktidarın nasıl kullanıldığıyla ilgilenmek ve mücadele etmek, yalnızca onun şekil değiştirmesini sağlayabilir.</p>



<p><em>Caliban ve Cadı</em>, kapitalist yapılanmalarda ücretli erkek işçiler için fabrika neyse kadınlar için de bedenin o olduğunu gösteriyor. Kadının bedeninin devlet ve erkek tarafından temellük edilişine; emeğin yeniden üretiminin ve birikiminin bir aracı olmaya zorlanmasına projeksiyon tutuyor. </p>



<p>Kadın bedeninin bahsettiğimiz bu tahakküm ilişkilerinin bir göstereni olması durumu önemlidir. Zira bu beden, kendisinin tanımlandığı disiplin mekanizmalarından ayrı düşünülemedikçe aslında bir yabancılaşma alanı da olmaktadır. Bu yabancılaşma, kadın emeğinin sömürüsünün pekiştirici unsurlarındandır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-neden-caliban-ve-cadi">Neden Caliban ve Cadı?</h2>



<p>Kitabın isminin <em>Caliban ve Cadı </em>olmasının çağrışımı da ziyadesiyle önemlidir. Nitekim sömürülen başat özneler olarak kadınları ve sömürgelerdeki bireyleri yansıtır. Federici, Shakespeare’in <em>Fırtına</em> isimli eserinden bu başlığı esinlendiğini belirtiyor.</p>



<p>Caliban, sömürgecilik aleyhtarı asiyi temsil etmenin yanı sıra genel bağlamda dünya proletaryasının bir simgesi. Spesifik bağlamda ise kapitalizmin sultasına karşı bir direnişin aracı olan proleter bedenin bir simgesidir. </p>



<p>Cadı olgusu ise, kapitalizmin gelişimi ile ötekileştirilen ve farklılaştırılan bireyleri/bedenleri yansıtır. Ki Federici de bu olgunun irdelenmesinin sömürgeleştirme kavramının irdelenmesi kadar değerli olduğunu belirtir. Bu nedenle, ilksel birikim analizinin merkezine 16 ve 17. yüzyıllardaki cadı avlarını yerleştirmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-temel-sorunsal">Temel Sorunsal</h2>



<p>Nitekim, tarihsel analiz yöntemini kullanan Federici’nin de belirttiği şekilde, kitabın işaret ettiği en önemli ve temel tarihsel soru şudur: ‘‘Modern çağın başında kadınlara karşı yürütülen ve yüz binlerce &#8220;cadı&#8221;nın idam edildiği savaş ile kapitalizmin yükselişinin aynı zamana denk gelmesi nasıl açıklanabilir?’’ </p>



<p>Bu soruya cevap aranırken, kapitalizme geçişin feminist kuram için – ki bu kuram da kitabın bağlamını oluşturan başat kuramdır – örnek bir durum oluşturduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Nitekim kapitalist toplumda cinsel kimlik belirli iş/işlevlerin taşıyıcısı halindeyse, toplumsal cinsiyet olgusu indirgemeci bir tavırla salt kültürel bir gerçeklik olarak ele alınamaz; bu ele alış güdük olur. Toplumsal cinsiyet, sınıf ilişkilerinin özgülleşmesi olarak ele alınmalıdır.</p>



<p>Ayrıca, kadınların tarihi aynı zamanda bir sınıf tarihi olarak da ele alınabilir. Zira kapitalist toplumda kadınlık, biyolojik bir perdelemenin altında işgücünün üretimi işlevine mahkum edilmiştir. Bu durumlar, kapitalizmin cadı avları ile yoğun ilişkisini gözler önüne serer. Ayrıca tahakküm ilişkileri ile örülen toplumsal yeniden üretim olgusunun rasyonalize edilmesini devindiren ilksel birikim dinamiklerini anlamak için önemli patikalar sunarlar.</p>



<p>İlksel birikim olgusunun kapitalizmin ve buna bağlı tahakkümün her aşamasında evrensel bir süreçtir. Nitekim <em>Caliban ve Cadı</em> kitabının bize gösterdiği de, ilksel birikimin devindirilebilmesi için, bir sosyoekonomik sistem olan kapitalizmin ırkçı ve cinsiyetçi olmak zorunda oluşudur. </p>



<p>Zira kapitalizm, özgürleştirici vaatlerine karşın yaygın bir baskı rejimini, refah vaadine karşın aşırı yoksulluk gerçeğini barındırmaktadır. Bu çelişkileri de sömürdüklerinin – kadınlar ve sömürgelerde zapt edilen özneler gibi – doğasını karalayarak aklamaya mecburdur.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-sarsmak-gerek-butun-dunyayi">Sarsmak Gerek Bütün Dünyayı</h2>



<p><em>Caliban ve Cadı</em> kitabında öncelikle, Ortaçağ Avrupası’ndaki, spesifik olarak feodalizmdeki siyasi kriz ve buna bağlı toplumsal hareketler ele alınmıştır. Bu izlek önemlidir zira kapitalizme geçişin feodalizmden olup olmadığı noktasını aydınlatır.  </p>



<p>Bölümün başında Federici’nin kullandığı tümcenin yani &#8220;sarsmak gerek bütün dünyayı&#8221; ifadesinin de çağrıştırdığı, bahsettiğimiz feodal tıkanma ve kriz çerçevesinde gelişen sarsıcı toplumsal tepkiler karşısında kapitalizm, bir &#8220;karşıdevrim&#8221;dir.</p>



<p>Bu karşıdevrim olgusu oldukça önemlidir. Zira sömürülenler arasında bölünmeye neden olacak cinsellik politikalarını yoğun olarak içermektedir. Nitekim bu olgu, kitabın ikinci bölümünün içeriğini oluşturur. Bu bölümde, temel izleğimiz olan ilksel birikim kavramının yalnızca sömürülebilir işçiler ile sermayenin birikmesi ve yoğunlaşması demek olmadığı gösterilir. Aynı zamanda işçi sınıfı içinde farklılıkların ve ayrımların da birikimi olduğu vurgulanır. </p>



<p>Bu farklılık ve ayrımların birikimi noktasında ise, kapitalist devinimin sağlanması için gerekli olan yeniden üretim olgusu bağlamında kadının itibarsızlaştırılması ve değersizleştirilmesi ile maruz kaldığı konumlandırılma da irdelenmektedir. Aynı şekilde sömürgelerdeki ırkçılığın da farklılık ve ayrım üretimindeki yeri ele alınmıştır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-siddet">Şiddet</h2>



<p>Bütün bu farklılık ve ayrım üretimi sürecinde, yani ilksel birikimin devindirilmesinde esas unsur ise şiddettir. Zira bu süreç, emeğin sömürülebilir hale getirilme çabasıdır. Kapitalist dinamiklerin bir karşıdevrim olmaktan çıkıp toplumsal olana içkin hale geldiği 18. yüzyıla kadar kabaca üç yüzyılda – 15, 16 ve 17. yy– bu şiddetin tezahürü olan toprak özelleştirmeleri, kıtlığın üretimi ve üretimin yeniden üretimden koparılışı olguları tezahür etmiştir. </p>



<p>Özellikle, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87itleme#:~:text=%C3%87itleme%20(%C3%87itleme%20hareketleri%20ya%20da,bir%20sahibin%20mal%C4%B1%20haline%20gelmi%C5%9Ftir." target="_blank" rel="noreferrer noopener">çitleme</a> – enclosure – olarak nitelendirilen toprak özelleştirmeleri ile proleter kesim daha da yoksullaştırılmıştır. Aynı zamanda ortak alanlara erişimleri/kullanımları da kısıtlanmıştır.</p>



<p>Toprak ile bağı koparılan işçinin ücrete mahkumiyeti önemli bir noktadır. Nitekim Ortaçağ&#8217;da çalışma yükümlülüğü karşısında ücret bir özgürlük aracıydı. Lakin toprağa erişimi kesilmiş işçiler için ise köleleştirmenin bir aracı olmuştur. </p>



<p>Bu gelişmeler çerçevesinde, işgücünün yeniden üretiminin gerçekleştirilebilmesi için kadınlar ev içindeki uğraşlara hapsedilmiştir. Bu işgücü doğal bir uğraş ve kadının işi sayılarak görünmez hale getirilmiştir.  </p>



<p>Üretim, yeniden üretimden bu şekilde koparılınca giderek parasallaşan bir toplumda hiçbir gelir kaynağı olmayan kadınlar müzmin bir yoksulluğa, ekonomik bağımlılığa ve görünmez işçiliğe mahkum bir proleter sınıf haline gelmişlerdir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-cadi-avlari">Cadı Avları</h2>



<p><em>Caliban ve Cadı </em>kitabının izleğinin merkezinde yer alan olgulardan birisi cadı avıdır. Bu, yeniden üretim bağlamında önemli bir olgudur. İlksel birikimin temellerinden olan işgücünün yeniden üretimi pahasına kadınların doğum kontrolü şekilleri ve çoğalma amacı gütmeyen her türlü cinselliği şeytanlaştırılmıştır. </p>



<p>Kadınların rahimleri erkeklerin ve devletin kontrolü altında bir kamu alanı haline getirilmiştir. Doğurma kabiliyetleri ise doğrudan kapitalist birikimin hizmetine sunulmuştur. Emekleri değersizleştirilmiş, annelik zorunlu emek statüsüne indirgenmiştir. Kadınların bu şekilde tanımlanışları, <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Carole_Pateman" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Carole Pateman</a>’ın deyimiyle bir cinsel sözleşmeyi yansıtır.</p>



<p>Bütün bu süreç, kadınlık ve erkekliğin yeniden tanımlanmasını içermektedir. Buna bağlı olarak ötekileştirilen kadınlara dair terör kampanyalarını da tetiklemiştir. Bu terör kampanyaları Avrupa’daki proleter kadınların yanı sıra, sömürgelerdeki kölelere ve yerlilere yönelik de uygulanmıştır. </p>



<p>Nitekim sömürgeleştirme ve köleleştirme de ilksel birikim olgularındandır. Aynı zamanda bu durum, tahakküm ilişkilerinin küreselleşmesini de yansıtır. Nitekim kitabın son bölümü olan Sömürgeleştirme ve Hristiyanlaştırma kısmında da cadı avları, kapitalizmin sömürgeleştirme ve Hristiyanlaştırma vasıtasıyla dünyanın dört bir yanına yayılması çerçevesinde ele alınmıştır.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ortak-tahakkum-alani">Ortak Tahakküm Alanı</h3>



<p><em>Caliban ve Cadı</em> kitabının <em>Avrupa’da Büyük Cadı Avı</em> isimli bölümünde Federici, cadı avının sömürgeleştirme, çitleme, şuçlulaştırma olgularıyla eşzamanlı olarak gerçekleşmesinin ve Avrupalı köylülerin bastırılıp hezimete uğratıldığı feodalizm sonu ve kapitalizm şahlanışı dönemine denk gelmesine dikkat çekerek, bu durumun ilksel birikimle ilintisine çağrışım yapmış olur. </p>



<p>Nitekim cadı avının tarihsel bağlamına, kurbanların cinsiyetine, mensup oldukları sınıfa ve katliamın etkilerine göz attığımızda; bu katliamların, kadınların kapitalist ilişkilerin yayılmasına karşı sergiledikleri dirençleri, cinsellikleri, yeniden üretim üzerindeki kontrolleri ve şifacılık becerileri ile edindikleri gücü kırmak amacıyla gerçekleştirildiğini görürüz.</p>



<p>İlgi çeken nokta ise, diğer konularda hizipleşme yaşayabilen erk gruplarının cadı avlarında kol kola girmesi durumudur. Bu ortak hareket edişin arkasındaki motor gücün, cadı avlarıyla kadınların bedeninin, emeğinin, üreme gücünün kontrol altına alınarak ekonomik kaynaklara dönüştürülebilmesi olduğunu ifade edebiliriz. Cadı avları, tıpkı ilksel birikim amacıyla meydana gelen diğer çitlemeler gibi – toprağın, bedenin, toplumsal ilişkilerin çitlenmesi – bir çitleme stratejisidir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-proleter-bedenin-mekaniklestirilmesi">Proleter Bedenin Mekanikleştirilmesi</h2>



<p><em>Caliban ve Cadı </em>kitabının bir diğer bölümü olan Büyük Caliban’da ise, Foucault’nun beden kuramına atıfla kapitalizmin gelişiminin önkoşullarından birisinin bedenin disiplin altına alınması olduğu belirtilerek kapitalist gelişim sürecindeki beden politikalarını irdelenmiştir. </p>



<p>Federici bu süreci, bireyin güçlerinin devlet ve kilise tarafından emek gücüne dönüştürülme girişimi olarak okur. İlksel birikimin bir diğer çıktısı olan proleter bedenin mekanikleştirilmesi unsurunu yansıtan mevzubahis beden politikaları aynı zamanda işçi sınıfı bireylerinin kendilerine yabancılaşmalarını da pekiştirir. </p>



<p>Nitekim kapitalizmin, kazancı hayatın amacı haline getirdiğini göz önüne aldığımızda, bedenin de bu amaca uygun bir reforma tabi olması &#8220;gerekliliğini&#8221; daha iyi anlarız.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-bedenin-kesfi">Bedenin Keşfi</h3>



<p>Bedene dair bu yönelim, aynı zamanda bir merakı da tetiklemiştir. Beden tıpkı bir yeni kıta gibi keşfe açılmıştır. Bedene dair tanımlamalar, ruh beden ikilikleri ve beden analojileri bu dönemde öne çıkmıştır. Bunlar, dönemin anlayışını da yansıtan unsurlar olmuşlardır. </p>



<p>17. yüzyılda <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ren%C3%A9_Descartes" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Descartes</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Hobbes" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hobbes</a>, bu bağlamda argümanlar üretmişlerdir. Descartes’ın argümanlaştırdığı mekanik felsefe, bedenin yetilerini rasyonelleştirmek ve kontrol edilebilir kılmak için onu hesaplamaya, sınıflandırmaya; hülasa kavramlaştırmaya çalışmıştır. Bu durum aynı zamanda, dönemin burjuva ruhunu da yansıtır. Hobbes’ta ise bedene dair argümanlarla – <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Leviathan" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Leviathan</a> – bireyin devlet iktidarına tamamen boyun eğmesi meşrulaştırılmıştır.</p>



<p>Özellikle Descartes’ın argümanlarında, irade ve bireysel akıl, bireyin çevresine ve kendisine hakim olmasını sağlayan bir unsurdu. İradeye tanınan bu üstünlük aslında bir biyoiktidarı da yansıtır. Bu durum, Hobbes’un kamusal disiplininin katılığından farklıdır. </p>



<p>Toplumsal disiplin mekanizmalarını &#8220;demokratikleştiren&#8221; bir yaklaşımdır aslında ve bu sebeple de itibar görmüştür. Bu bağlamda, bireyin kendi bedenine bir nesneymiş ve ayrı bir gerçeklikmiş gibi yabancılaşmış bir totaliterlikle yaklaşabilmesi, kapitalist çalışma disipliniyle yoğrulan bireyin karakteristik özelliği haline gelmiştir. </p>



<p>Hülasa, bedenin mekanikleştirilme süreci, mevzubahis yeni mekanik felsefenin bir tasarısı ve devleti örgütlemeye dair girişimlerin odak noktası olmuştur. Federici’nin çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi, <em>&#8220;kapitalizmin geliştirdiği ilk makinenin buhar motoru veya saat olmadığını, düpedüz insan bedeni olduğunu görebiliriz</em>.<em>&#8220;</em></p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/">Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/caliban-ve-cadi-kadinlar-beden-ilksel-birikim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kötülüğün Sıradanlığı: Akıl Tutulması</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/kotulugun-siradanligi-akil-tutulmasi/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/kotulugun-siradanligi-akil-tutulmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Mar 2023 21:36:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kötülüğünsıradanlığıinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[kötülüğünsıradanlığıkonusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=16148</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kötülük gerçekten de sıradan mıdır? </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kotulugun-siradanligi-akil-tutulmasi/">Kötülüğün Sıradanlığı: Akıl Tutulması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Kötülüğün Sıradanlığı</em>, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hannah_Arendt" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hannah Arendt</a>’in literatüre kazandırdığı &#8220;kötülüğün sıradanlığı&#8221; olgusunu, aynı isimli eseri bağlamında sizler için irdeledik.</p>



<p>Aklın, antitez üretmeyen bir otonomlukta oluşu, modern zamanlarda belirginleşen bir durumdur. Bu durum, aklını kullanarak kendisini bilmek isteyen insanın bunun yerine giderek kendisine yabancılaşması trajedisini barındırmakta. </p>



<p>Bu bağlam önemli, zira kitabın konusu olan kötülük, bu kötülüğün sıradanlığı ve bunları devindiren özneler/yapılar, mevzubahis araçsal akıldan yalıtık bir şekilde düşünüldüğünde tam olarak anlaşılamayabilirler.  </p>



<p>Nitekim bu temel tema, kötülüğün bir &#8220;canavar&#8221; tarafından değil de, gündelik olan tarafından meydana getirilmiş olmasıyla göz önüne daha çok çıkar. Zaten, Arendt’in de kitabının izleğini şekillendiren davanın sanığı olan Nazi yetkilisi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Eichmann" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Adolf Eichmann</a>’ın da sıradan bir insan oluşu, trajediyi daha iyi yansıtır.</p>



<p>Peki, bu araçsal aklı oluşturan ve devindiren unsurlar nelerdir? İnsan aklı nasıl bu denli kötücül olabilir? Bu kötülük, nasıl bu denli kitleselleşebilir ve görmezden gelinebilir? Bu kötülük nasıl sıradanlaşır? Bu soruların cevapları için birçok ilintili bağlam var. Şimdi biraz bunlardan bahsedelim.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-oznenin-nesnelesmesi">Öznenin Nesneleşmesi</h2>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/savasin-golgeleri-gercek-bir-trajedi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">İkinci Dünya Savaşı</a> döneminde meydana gelen Yahudi soykırımının temel dinamiklerinden birisi, kültürel mesafeliliğin sağlanmasıdır. Öznenin nesneleşmesidir bu durum aslında. Nitekim bu sağlandığında, kitleler de çılgınlığa katılabilirler. </p>



<p>Aynı zamanda bu durum, kültürel mesafelilik için bir &#8220;öteki&#8221; yaratılması sürecini de gözler önüne serer. Bu bağlamda söylemler oluşturmak ve göstergeler kurgulamak çokça kullanılan politikalardır. Arendt’in de belirttiği gibi:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘<em>‘Bu arada, Nazilerin tipik özelliklerinden biri de, düşmanları anısına müzeler kurmaktır. Savaş zamanında, Yahudi karşıtı müzeler ve kütüphaneler kurma şerefine erişebilmek için pek çok hizmet birimi sert bir rekabete girmiştir.’’</em></p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 47.</cite></blockquote>



<p>Ötekinin yaratılması, aynı zamanda ötekiye karşı eylemleri meşrulaştırmak ve &#8220;kendini kandırmak&#8221; için önemli bir araçtır. Bu sayede kitleler, spesifik örneklemimizde Alman halkı, gerçeklik ve olgulardan &#8220;korunmuş&#8221; oluyor. Bu da, elbette gerçekliği olmayan söylemler üretmek, yani yalanlar üretmek ve bunun propagandasını yapmakla pekişir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘<em>‘Savaş sırasında, Alman halkının tamamı üstünde en çok etkili olan yalan, ‘‘Alman halkının kader savaşı’’ [der Schicksalskampf des deutschen Volkes] sloganıydı. Hitlerin veya Goebbels’in bulduğu bu slogan, insanın kendini aldatmasını üç açıdan kolaylaştırıyordu: Birincisi, bu savaş aslında savaş değil, demeye getiriyordu; ikincisi, savaşı başlatan Almanya değil, kader olmuştu; üçüncüsü, bu savaş Almanlar için bir ölüm kalım meselesiydi – ya düşmanlarını yok edeceklerdi ya a kendileri yok olacaktı.’’</em></p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 62-63.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-normallik">&#8220;Normallik&#8221;</h2>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="685" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/03/holokaust-1024x685.jpg" alt="kötülüğün sıradanlığı" class="wp-image-16150" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/holokaust-1024x685.jpg 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/holokaust-300x201.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/holokaust-768x514.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/holokaust-480x321.jpg 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/holokaust.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Oluşturulan ötekiye dair eylemler karşısında kitlelerin muhalefette bulunmaması ya da daha vahim olarak bu eylemlere katılımı durumu kritik bir noktadır. İşin çarpıcı tarafı da, belirgin düşmanlıkları olmayan sıradan insanların bu yıkıcı sürecin parçası haline gelebilmesidir zaten. </p>



<p>Adeta hissizleşen insanlar, otoritenin talepleri doğrultusunda duygusuzca ve sert bir şekilde eylem içerisinde bulunurlar. Bu duygusuzluk ve sertlik, pasif bir edim şeklinde, yani bir şey yapmamakla – sessiz kalmak – da kendisini gösterir. </p>



<p>Kitlesel düzlemde varolan bu anlayış kendi kendisini de devindirir aynı zamanda. Kimse vahşetin &#8220;normalinin&#8221; dışında davranmadığı için, uyma davranışı pekiştirici işlev görür. Kötülüğün sıradanlığı olgusunu gerçekleştiren de, bu sayede rahatlatılan vicdandır. Bu durum nedeniyle, örgütlü bir toplumsal direniş de varolamaz; ele alınan dönemde varolmamıştır da.</p>



<p>Mevzubahis soykırımda, üst düzey yetkililerin, bürokratların, memurların, sıradan halkın; hatta soykırıma maruz kalan gruplara mensup insanların dahi sürece dahil oluşunda, bu vicdan tutulması durumu ön plana çıkar. Peki, bu insanlar neden bu yoz politikalara itaat ettiler? </p>



<p>Savaş süreci ve Eichmann’ın dava süreci sonrasında birtakım sosyal psikologlar, bu bağlamda irdeleyen deneyler gerçekleştirmişlerdir. Bu deneyler arasında <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Milgram’ın İtaat Deneyi</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Stanford_hapishane_deneyi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Zimbardo’nun Stanford Hapishanesi Deneyi</a> ilgi çekicidir.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-deneyler">Deneyler</h3>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="900" height="642" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/03/milgram3.webp" alt="kötülüğün sıradanlığı" class="wp-image-16263" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/milgram3.webp 900w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/milgram3-300x214.webp 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/milgram3-768x548.webp 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/milgram3-480x342.webp 480w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /></figure>



<p>Bu deneyler, sıradan bir insanın sadece emir ve mevcut politika sebebiyle doğru/yanlış olguları manipüle edip edemeyeceğini, etik düzlemi gözardı edip edemeyeceğini; gerekli şartlar oluşturulduğunda ve güç sağlandığında kötü eylem rollerini üstlenip üstlenemeyeceğini ölçmeyi amaçlamıştır. </p>



<p>Milgram’ın deneyi spesifik olarak, sıradan insanın otorite altında ahlaki değerleri hiçe sayan davranış potansiyelini ölçmeyi amaçlar. Zimbardo’nun deneyi ise spesifik olarak otorite sahibi olan insanların nasıl davranacağını ölçmeyi amaçlar. Milgram’ın deneyinin sonucu ilginçtir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘Sadece görevini yapan, kendi başına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin parçası olabilmekteler. Yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü. (…) Eğer Sorumluluk kendilerinde değilse ve bu sorumluluk bir otorite tarafından üstleniliyorsa, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını görmelerine ve ahlaki değerleriyle çelişmesine rağmen çok az kişi otoritenin isteklerine hayır diyebilmiştir.’’</em></p>
<cite>Yıldız Dilek Ertürk, Davranışlarımız ve Biz, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2017, s. 65</cite></blockquote>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="600" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment-1024x600.webp" alt="kötülüğün sıradanlığı" class="wp-image-16266" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment-1024x600.webp 1024w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment-300x176.webp 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment-768x450.webp 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment-480x281.webp 480w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2023/03/Guards-prisoner-Phillip-Zimbardo-Stanford-Prison-Experiment.webp 1417w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></figure>



<p>Zimbardo’nun deneyinin sonucu da ilginç olmakla beraber, daha da ilginci, Zimbardo’nun kendisinin de deney ortamında, yani simülasyonda bir hapishane müdürü gibi davranması ve otoritesini istismar aracı olarak kullanma eğilimi göstermesidir. Bu deney sonucunda:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘Bu deney iyi insanların meşrulaştırıcı bir ideoloji, onaylanmış kurallar ve roller içeren &#8220;sınırsız durumlar&#8221;a tabi tutularak canavarca davranmaya ikna edilebileceğini göstermektedir. (…) Bu deney, toplumun onlara biçtikleri rolleri farkında olmadan nasıl sahiplendiklerini ve o rolün etkisinden çıkamadan kontrolsüz bir şekilde yerine getirdiklerini net bir şekilde ortaya koymuştur.’’</em></p>
<cite>Yıldız Dilek Ertürk, Davranışlarımız ve Biz, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2017, s. 68</cite></blockquote>



<p>Bu deneylerin sonuçlarının da pekiştirdiği üzere, insanların statü ve roller gibi sebeplerle yozlaşabilecekleri ve propagandaya açık olabilecekleri gözükmektedir. Bu bağlamda bir diğer ilgi çekici nokta da, bu kişilerin yaşadıkları kişilik bölünmeleridir. </p>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/carl-gustav-jung-kuram-ve-dusunce-yapisi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jung’un</a> persona kavramı, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Erving_Goffman" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Goffman</a>’ın dramaturjik rol tanımlamaları bu noktaya örnek teşkil eder. Daha da somut bir örnek çizmek istersek, akşam çocuğunu seven ve onunla sevgi dolu vakitler geçiren bir SS subayının ertesi gün fırınları yönetmesinden bahsedebiliriz mesela.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-modernite-ve-holokaust">Modernite ve Holokaust</h2>



<p>Yaşanan soykırımın ardından insanlar, bu vahşetin nedenleri ve nasılları üzerine çokça kafa yordular. Soykırımın nedenlerinden biri olarak Arendt, modernite ile totalitarizmin birbirine içkin yapısına kitabında değinmiştir. </p>



<p>Ayrıca, modern dönemin araçsal aklının da nedenler üzerindeki etkisine değinmiştik nitekim. Dikkat çekici bir diğer husus da modernitenin, soykırımın nasıl’ı ile ilintisidir. Bu denli bir vahşet, elbette modernitenin sağladığı çerçeve içerisinde olabilirdi.  </p>



<p>Nitekim <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Zygmunt_Bauman">Zygmunt Bauman</a>, Modernite ve Holokaust isimli çalışmasında, modernliğin holokaustun yeterli koşulu değil, gerekli koşulu olduğunu belirtir. Yani holokaust, moderniteye içkindir.</p>



<p>Bu durumun birçok uzantısı var. Soykırımın bu denli büyük olabilmesini sağlayan, adeta fordist bant üretimi gibi düzenlenen hem bürokratik hem de inşai yapısallık içerisinde kıyımın gerçekleştirilmesidir.  </p>



<p>Nicel olarak vahşetin kapasitesi artırıldığı gibi, bürokrasi tekniği ile de etik değerlerin ötesine geçmeyi sağlayan bir vicdan erezyonu oluşturulmuştur. Moderniteye içkin araçsal akıl, hedefe yönelik eylemlerde etik değerlendirmenin içini boşaltır, amacı sorgulamayacak hale gelir.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-dugme">Düğme</h3>



<p>Bu durumun somut örnekleri var. Mesela, kıyımı gerçekleştirenlerin, eylemlerinin vahşetini hissetmelerini önleyecek şekilde öldürme mekanizmaları dizayn edilmiştir. </p>



<p>Modern dönemde insan vicdanı ile eylemleri arasına giren, kötülüğün sıradanlığı olgusunu pekiştiren bu &#8220;düğme&#8221; mekanizmalarından birçok kaynakta bahsedilmektedir. Toplama kampındaki Yahudilerin, içeri verilen egzoz dumanı ile zehirlenmeleri için bindirildikleri kamyonun şoförünün, kendisine sorulduğunda, kimseyi öldürmediğini ve sadece araç kullandığını belirtmesi gibi bir tablodur bu. </p>



<p>Modern dönemin bu mide bulandırıcı durumunu, modern döneme geçişin ilmek ilmek yansıdığı Niteliksiz Adam eserinde Robert Musil, bir kazaya denk gelen çifte dair pasajında gözler önüne serer:</p>



<p class="has-text-align-center"><em>‘‘Hanımla ona eşlik eden bey de yaklaşıp, kafaların ve eğik sırtların üzerinden yerde yatana bakmışlardı. Sonra geri çekildiler ve duraladılar. Hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu, nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. Bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: &#8220;Burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.&#8221; Hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. Bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu, fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu; bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene sokulması ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu.’’</em></p>



<p class="has-text-align-center">(Robert Musil, Niteliksiz Adam, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022, s. 79-80.)</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-nesnel-tavir">Nesnel Tavır</h3>



<p>Katliamın hüviyeti ile katliamı gerçekleştirenler arasında &#8220;oluşturulan&#8221; gerçeklik kırılması, salt parti tahakkümünün ötesinde insana içkin hale gelen bir algı tasarımlanışını yansıtır. Soykırımın gerçekleştirildiği kamplar birer &#8220;işletme&#8221; olarak görülmüştür. </p>



<p>Sanayi yapılanmaları ile eklektik bir yapı oluşturularak &#8220;karlılık&#8221; politikaları belirlenmiştir. Nakilden kıyıma kadar geçen süreçte her aşama hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik, ölçülebilirlik ve uzmanlaşma ilkeleri çerçevesinde dizayn edilmiştir. </p>



<p>Bu yapılanma içerisinde, Eichmann’da da olduğu gibi, görevlilerin &#8220;görev yönelimli idealistliği&#8221; de yoğunlaşır. Hatta birbirleriyle rekabet haline dahi girer.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘Bu </em>&#8220;<em>nesnel&#8221; tavır – toplama kamplarından &#8220;yönetimle&#8221;, imha kamplarından da &#8220;ekonomiyle&#8221; ilgiliymiş gibi bahsetmek – SS zihniyetinin tipik bir özelliğiydi ve Eichmann duruşmada hala bununla iftihar ediyordu.’’</em></p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 78-79.</cite></blockquote>



<p>Gerçeklik kırılmasından bahsettik. Bu manipülasyona bir diğer örnek de, öldürme eyleminin kendisinin tıbbi bir mesele olarak görülmesidir. Eichmann’ın avukatlığını yapan <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Servatius" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Robert Servatius</a>’un bu bağlamdaki ifadeleri çarpıcıdır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘Servatius sanığın &#8220;iskeletlerin toplanması, kısırlaştırma, gazla öldürme, vb. <em>tıbbi meseleler</em>&#8220;den sorumlu tutulamayacağını beyan etti. Bunun üzerine Hakim Halevi araya girerek, &#8220;Dr. Servatius, sanırım gazla öldürmenin tıbbi bir mesele olduğunu söylerken diliniz sürçtü,&#8221; dedi. Servatius’un verdiği karşılık ise şöyleydi: &#8220;Aslında tıbbi bir konuydu, çünkü bu operasyon doktorlar tarafından gerçekleştiriliyordu; <em>öldürmeyle ilgili bir meseleydi ve öldürme de tıbbi bir meseledir</em>.&#8221; ’’</p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 79.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-dilsel-kodlamalar">Dilsel Kodlamalar</h2>



<p>Soykırımda bulunan insanların vicdan azabından yalıtık hale getirilmesi, hatta daha da ötesinde, en temeldeki hayvani merhamet duygusundan dahi yoksunlaştırılması için, mevcut durumun algılanışını manipüle edici dilsel kodlamalar yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Hatta zorunluluk haline getirilmiştir.</p>



<p class="has-text-align-center">‘<em>‘Ayrıca, bu meseleyle ilgili bütün yazışmalar katı &#8220;dil kurallarına&#8221; tabiydi. Bu nedenle, Einsatzgruppen’in raporları hariç, &#8220;imha&#8221;, &#8220;tasfiye&#8221; veya &#8220;öldürme&#8221; gibi cesur kelimelerin geçtiği belgelere pek rastlanmaz. Öldürme için belirlenen kod adlar &#8220;nihai çözüm&#8221;, &#8220;tahliye&#8221; (Aussiedlung) ve &#8220;özel muamele&#8221;ydi (Sonderbehandlung); tehcir için, Theresienstadt’a, imtiyazlı Yahudilere mahsus &#8220;yaşlı gettosu&#8221;na yönlendirilen Yahudiler söz konusu olduğunda &#8220;ikametgah değişikliği&#8221;, aksi takdirdeyse &#8220;yerleştirme&#8221; (Umsiedlung) ve &#8220;Doğu’daki işgücü&#8221; (Arbeitseinsatz im Osten) ifadeleri kullanılıyordu. (…) Dil sisteminin asıl etkisi, söz konusu insanları yaptıklarından bihaber tutması değil; insanların yaptıklarını, cinayet ve yalanlarla ilgili eski, &#8220;normal&#8221; bilgileriyle aynı kefeye koymalarını önlemesiydi.’’</em></p>



<p class="has-text-align-center">(Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 94-95.)</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kotulugun-siradanligi">Kötülüğün Sıradanlığı</h2>



<p>Adolf Eichmann, İsrail mahkemesi tarafından yargılanırken iddia makamının ve kamuoyunun beklentisi, vahşi bir canavar görmekti. Nitekim Eichmann’a bütün Yahudileri öldürme suçlamalarının yöneltilmesi abesti; sadece Eichmann’ın kendisini daha büyük görmesine yaradı. </p>



<p>Arendt’in deyişi ile sahnesinden böyle büyük suçlamalar ile inme düşüncesi kendisine muazzam bir sevinç hissi veriyordu. Bütün suçların kaynağı olan birisi değildi. Bir yaratık da değildi. Yalnızca kötülüğün bir dişlisiydi ve sıradan bir insandı.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu.’’</em></p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 281.</cite></blockquote>



<p>Eichmann’ın kendisine bakışı da o denli gerçeklikten uzaktı ki, eylemlerini meşrulaştıracak ve olumlayacak argümanları çokça öne sürdü. Hem de bunlara içten bir şekilde inanarak! Kendisi kötü bir şey yapmamıştı!  </p>



<p>Buna rağmen suçluluk duygusu içerisinde olması bir yücelikti! Sadece yasalara uymuştu. Yöneticilerin politikalarının kurbanıydı. Ölüm cezasını hak edenler yöneticilerdi. Hem yasalara uymak bir erdemdi ve kendisi de erdemli bir insandı!</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘Düşünüyordu da, ne yaptıysa, yasalara bağlı bir vatandaş olarak yapmıştı. Polise ve mahkemeye tekrar tekrar anlattığı gibi, görevini yapmıştı; sadece emirlere değil yasalara da uymuştu.’’</em></p>
<cite>Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt, Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s. 142.</cite></blockquote>



<p>Kötülüğün sıradanlığı, daha bir korkunçtu sanki…</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca"><strong>KAYNAKÇA</strong></h2>



<ul class="wp-block-list">
<li>KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI, HANNAH ARENDT, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2018</li>



<li>ZYGMUNT BAUMAN, MODERNİTE VE HOLOCAUST, ALFA YAYINLARI, İSTANBUL, 2016</li>



<li>YILDIZ DİLEK ERTÜRK, DAVRANIŞLARIMIZ VE BİZ, POZİTİF YAYINLARI, İSTANBUL, 2017</li>



<li>ROBERT MUSIL, NİTELİKSİZ ADAM, YAPI KREDİ YAYINLARI, İSTANBUL, 2022</li>
</ul>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/kotulugun-siradanligi-akil-tutulmasi/">Kötülüğün Sıradanlığı: Akıl Tutulması</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/kotulugun-siradanligi-akil-tutulmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı: İmge</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/uzun-surmus-bir-gunun-aksami-imge/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/uzun-surmus-bir-gunun-aksami-imge/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Mar 2023 22:59:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[bilgekarasukitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefekitapları]]></category>
		<category><![CDATA[uzunsürmüşbirgününakşamıkitapkonusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=15941</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı üzerine konuştuğumuz yazımız sizlerle... Beyin fırtınası yapmaya ne dersiniz?</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/uzun-surmus-bir-gunun-aksami-imge/">Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı: İmge</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Uzun Sürmüş Bir Günün Akşam</em>ı üzerine konuştuğumuz yazımız sizlerle&#8230; </p>



<p>Bilge Karasu’nun, insanın anlam örüntülerine dair kurgusu olan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı eserini sizler için yaşadık.</p>



<p>İnsan yaşamında başat unsurlardan birisidir anlam. İnsan, varoluşuna dair oluşturduğu anlam örüntüleri ile yaşar. Bu örüntülerin her bir kıvrımında, her bir düğümünde, her bir uzantısında ise imgeler kendisini belli eder.  </p>



<p>Bu eserin de en temel olgularından birisidir imge. Eserde imgenin bizlere yansıyan bağlamından konuşmadan önce, hepsinden önce; okurun zihnine eserin ismi takılıyor, başlı başına bir imge olan o isim: <em>Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı</em>.  </p>



<p>İnsanın belleğinde nasıl tınlar bu ifade? Hangi gün uzun sürmüştür? Uzun süren bu günün akşamı bize neyi ifade eder? Neden akşam? Uzun sürmüş bir gün, bir ömrü mü imler acaba? Bu günün akşamı ise, dönüp bu ömre bir bakış mıdır? Ya da, sırtı kamburlaştıran bir yaşanmışlığın verdiği his midir bu uzunluk? Peki insanın sırtı neden kamburlaşır yaşanmışlık yükü ile? Ona ağır gelen nedir? Çelişkileri midir? Değer yargılarının dönüşümü müdür? Hayata yüklediği anlamların değişimi midir?</p>



<p>Ne çok soru sorduk değil mi?  </p>



<p>Hem de kolay kolay cevap verilemeyecek türden sorular. Mutlak cevapları yok bu soruların. İmgenin kendisi mutlak bir olgu değil zaten. Bu eserde de, karakterler çokça cevap arıyorlar lakin, aslında kendilerine sürekli sorular soruyorlar.  </p>



<p>Onların kendilerine sordukları sorulara biz de kulak verelim. Büyük cümleler kurmayalım, büyük hikmetler yumurtlamayalım; soru işaretinin berisinde, cüret edebilirsek de ardında dolaşalım yalnızca.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-inanmak">İnanmak</h2>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. Her şeyden önce, inanmalı…</em>’’</p>
<cite>Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s.12.</cite></blockquote>



<p>Anlam ve inanma ilişkisi, içtenliğe bir atıftır en temelde aslında. Zira insan, kendisini içten güdülenmeleri ile var ettiği gibi, kendisine dair aldatmacaları ile de kendisini var edebilir. Bu varoluş sürecinde mevzubahis kendi kendisini aldatmacaların farkında olabilir de, olmayabilir de.  </p>



<p>Bütün bir ömründe kendisini aldattığını hiç fark etmeme ihtimali olmakla beraber; fark ettiği anda hissedeceği duygular, bizim bu yazımızda işlemek istediğimiz ve eserin de dokusunu oluşturan motif.</p>



<p>Anlam ve inanma ilişkisinin basit bir düzlem olmadığını, girift bir yapıya sahip olduğunu da belirtmek gerekir. Bu ilişki, rasyonel bağlamın yalnızca belli yönleri ile açıklanmaya çalışıldığında güdük kalır. Bütünlüklü bir bakış ile anlam örüntülerini oluşturan nedenselliğin daha nitelikli kavranabileceğini belirtebiliriz. </p>



<p> <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Weber" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Weberyan</a> terminoloji ile bakacak olursak örneğin, rasyonel olanın çeşitlerinin olduğunu görürüz. Araçsal rasyonaliteye de sahip olabiliriz, duygusal, değer odaklı ya da geleneksel bir rasyonaliteye de sahip olabiliriz.  </p>



<p>Oluşturduğumuz anlam örüntüleri, farklı rasyonel bağlamların bir bileşeni olabileceği gibi, özgül bir rasyonel bağlamda da olabilir. Ortodoks bir nedenselliği benimsemiş de olabiliriz; kabulden önce tercihi önceleyen heretik bir nedensellik örüntümüz de olabilir.</p>



<p>Biz bütün bunlardan neden bahsettik peki?  </p>



<p>Bildiğimiz şeyleri papağan gibi sıralamak derdinde değiliz elbette. Biz de bir örüntü oluşturma derdindeyiz. Anlamın <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/huznun-fizigi-labirent/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">labirent</a>ini tanımaya çalışıyoruz. Bu labirenti tanımak ise, her halükarda özgül bir çıktıdır.  </p>



<p>Bu satırları yazanın sevgili okur, kendince anlam örüntüleri var mesela. Seninle benzer örüntüleri vardır belki; benzer yönlere sapıyorsunuzdur anlam labirentinde. Ya da bambaşka anlam örüntüleriniz vardır; benzer anlam örüntülerinin dolayımıyla şekillenen algılarınız olması için, baştan doğmak gerekiyordur belki de.  </p>



<p>Peki neden baştan doğmak? İşte, yaşanmışlık yükü dedik ya hani. Hepimiz, kendi bilişsel yükümüz ile alımlıyoruz hayatı. Eseri alımlayışımız için de geçerli bu durum.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Okuyucunun Andronikos ve İoakim ile birlikte çıktığı yolculuk, onların tek başınalık hallerinde tüm hayatlarını sorgulamalarına dair tanıklığı içerir. Bu nedenle her okuyucunun tanıklığı ve çıkardığı anlam birbirinden farklı olacaktır.’</em>’</p>
<cite>Avcı, D. (2016). Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Ölüm, MSGSÜ Sosyal Bilimler, (13), 94-101.</cite></blockquote>



<p>Yine de, ortaklaştığımız bir payda var sevgili okur. Bahsettiğimiz anlam ve mantık korelasyonunda, bizler bilinçsiz değiliz; bilinçli olmak gerek, anlam için.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-bilinc">Bilinç</h2>



<p>Peki, anlam çerçevesinde bir bilinçlilik durumunu ön görüyor isek, bu bilincin temel dinamiği nedir? Tutarlılık mıdır, yoksa çelişki mi?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Çelişki! Elbette! Yalnızca çelişkilerle ve çelişkiler için yaşadığımız için hayat bir trajedidir ve trajedi ise bir zafer veya zafer umudu olmayan daimi bir mücadele olduğu için bir çelişkidir.</em>’’</p>
<cite>Miguel de Unamuno, Hayatın Trajik Duygusu, Divan Kitap, İstanbul, 2021, s.30.</cite></blockquote>



<p>Sazı öncelikle çelişkiden çalmaya başladık. Neden mi? Zira, çelişik düşünce ve duyguların -ki bu iki olguyu birbirinden ne denli ayırabiliriz- içerisinde olmak, insana diyalektik berraklığın kapısını aralayan bir haldir diyebiliriz.  </p>



<p>Büyük cümleler kuruyoruz değil mi; devam!  </p>



<p>Bir farkındalık halidir çelişki. İnandığın bir anlam örüntüsünün, doğumundan itibaren oluşan ve hayatı anlamlandırışını şekillendiren algı dolayımının, içinde bulunduğun zamanın aklının; çeşitlendirebileceğimiz birçok unsurun sana sundukları ile çelişkiye düşülürse ne olur?0 </p>



<p>Palyatiflik kolay, önemsememek kolay, uyma davranışı kolay, geçip gitmek kolay. Kolay, zira acısız. Halbuki acı da bir varoluş. Acı bir varoluş, zira düşündürüyor, duygulandırıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘<em>‘Kabil: Hoş olsun nahoş olsun, ölümsüzlüğü öngörmeyi öğreneyim</em>.</p>



<p><em>Lucifer: Ben sana gelmeden evvel biliyordun zaten</em>.</p>



<p><em>Kabil: Nasıl?</em> </p>



<p><em>Lucifer: Acı çekerek</em>.’’</p>
<cite>Lord Byron, Kabil, Perde II, Sahne I</cite></blockquote>



<p>Burada, anlamış olacağınız üzere, patolojik bir acıdan bahsetmiyoruz. Kendini paralamak ya da mazoşizm olguları da değil çağrıştırmak istediğimiz. Duyargalarımızın hassaslığından bahsediyoruz. Bu hassaslık, ince bir görü demek; hayatın olgularını kolayına kaçmadan anlamaya çalışmak demek, çoğu zaman çelişkiyi fark eden bir bilinç demek.</p>



<p>Peki ya tutarlılık? Uzun sürmüş bir günün akşamı, yani bu akşam, -bakın, bu akşam diyorum, zira içinde bulunduğumuz her an, uzun sürmüş bir günün akşamı bizim için; o anki bilinç yükümüz, yani biz- evet işte bu akşam, nasıl anlamlı bir akşam olur bizim için? O uzun günün içerisindeki tutarlılıklarımızın yoğunluğunca mı anlam dolu oluruz?</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-manipulasyon">Manipülasyon</h3>



<p>Yazarın, yani benim, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/manipulasyon-algi-yonetimi-ve-kandirmanin-psikolojisi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">manipülasyon</a>unu fark ediyor musunuz sevgili okur? Çelişkiyi olumluyor, tutarlılık olgusuna da pejoratif yaklaşıyor gibiyim. Aslında, tutarlılık gerekli. Ama anlam örüntülerimizi oluştururken, bu örüntülerimizin tutarlılığında adımlarken bu uzun günümüzde, çelişkiye açık olmalıyız, farkındalığa açık olmalıyız; çelişki olgusunun farkında olmalıyız diye yapıyorum bütün bu manipülasyonu.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yapman gereken, yaşamının yönelimlerini anlamına uygun olarak belirlerken -belirlemeğe çalışırken- yaşamının aykırılıklara, çelişmelere, olanaksızlıklara düşmeye dönük yönelimlerini de içermek – onları dışarıda bırakmayan bir yön tutturmak</em>’’</p>
<cite>Oruç Aruoba, Hani, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s.66.</cite></blockquote>



<p>Peki bu çelişki olgusunun farkında olmak da ne demek? <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Albert_Camus" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Camus</a>’nün <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">uyumsuzu</a> gibi, hayatın saçmalığına dair bilinçli bir başkaldırı içerisinde olmak gibi mi?  </p>



<p>Belki.  </p>



<p>Nitekim, çelişki olgusunun farkında olmak; hem felsefi hem de şiirsel anlamda; hem düşünsel hem de duygusal anlamda, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/A_priori" target="_blank" rel="noreferrer noopener">a priori</a> olarak pek mümkün değil. Çelişki, yaşanan bir olgu. Farkında olabiliriz, ve açık olabiliriz onu deneyimlemeye karşı.  </p>



<p>Metamorfik unsurlarının dinamikliğini koruduğu bu yaşantı içerisindeki bizler için, mevzubahis açıklık bir nevi bilgelik de olabilir. Evet; dönüşen, başkalaşan bir olgu olarak yaşamın farkında olmalı.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-metamorfoz">Metamorfoz</h2>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>İnsanlar bunu kolaylıkla unutuyorlar galiba. Hayatın durmadığını, değiştiğini, değişeceğini.</em>’’</p>
<cite>Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 106.</cite></blockquote>



<p><em>Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı </em>kitabında, imgelem olgusunun serimlenişinde leitmotif olarak, başkalaşma unsurunun yani metamorfozun kullanıldığını belirtebiliriz. Zira, imgelem dünyasının varlığını daha iyi kavrayabilmek için, düşüncesini şekillendiren unsurları -hadi bunlara sınırları diyelim- kavramalı insan.  </p>



<p>Bu kavrayış için de, dinamikliğini koruyan metamorfik ögeleri kavrayacak algı yetisini haiz olmalı; kendisine, etkileşim içerisinde olduğu sosyal yapılara tanrısaldan bakabilmeli.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor</em>.’’</p>
<cite>Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 53.</cite></blockquote>



<p>Satırlara, dile kolay; yaşama zor. Zor, zira insan, evet bizler, duygu ve düşüncelerde yüce, eylemlerde ise duygu ve düşüncelerimize görece çekingen olabiliyoruz. Tamam, kızmayın; büyük sözler söylüyorum yine.  </p>



<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki, eylemde yüce olmak, bir kahramanlık idealizasyonu değil. Yaşamın büyük eylemleri, bütün büyük şeyleri gibi, küçüktür; ayrıntılarda örülür, çoğu zaman ‘sıradan’da gizlenir.  </p>



<p>Tanrısaldan bakmak da, yaşamın tamamını kavrayan bir bilgililikten ziyade, bir adım öteden -ya da beriden-&nbsp; bakabilecek bir perspektif, bilgelik meselesidir çoğu zaman. Bu bilgelik, kendimizi aldatmanın önüne geçmemizi sağlayan en önemli duyargamız olur.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Oysa kahramanlığı, nice zamandır, yüceltici, yüce bir şey olarak değil, küçültücü, küçük</em></p>



<p><em>Küçültücü de değil</em> </p>



<p><em>Yüceliksiz, yüceltmeyen bir şey olarak görüyor</em>.’’</p>
<cite>Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 82.</cite></blockquote>



<p>Bu bir adım ötesi için, bu bir adım ötesini yaşayabilmek için -ki önemli olan, sürekli oluş içerisinde olan kavrayışımızı yaşayabilmektir, tutarlı bir şekilde- eylemsellik gerektir bize. Bir bakıma, eylem ile varolmamız gerekir.  </p>



<p>Yaşama dokunmak, yaşamın bize dokunması gerekir. Ve bu varoluşu gerçekleştirmek de, belki içinde yaşadığımız bağlam ile olur. Belki de kaçmamız gerekir; ki bu da bir eylemdir başlı başına. Bir adaya kaçarız örneğin.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kavrayisin-duygu-yuku">Kavrayışın Duygu Yükü</h3>



<p>Peki, bir şey soracağım: Pişmanlık eylem midir?  </p>



<p>Bu soru da nerden çıktı!  </p>



<p>Bu noktada belirtmemiz gerekir ki, pişmanlık için, geriye yönelik bir perspektif gerektir önce. Ve bu perspektif, bizim içinde bulunduğumuz anı, şimdiyi; ve geleceğe dair anlam örüntülerimizi de çıkarsadığımız madenin ana damarlarındandır. </p>



<p>Bu madenden, damarın içindeki aynı noktalardan, madene her girişimizde farklı cevherler çıkarabiliriz. Bu da yaşanmışlık meselesidir. Uzun sürmüş bir günün akşamı, o süregiden akşamlar, bir tepeden baktığımız o hayatımız; madene her girdiğimiz, tepeye her çıktığımızda, her akşam olduğunda farklılaşabilir. Değişen düşüncelerimiz, duyumsadığımız duygularla pekişir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Şimdiki ürperişi duymak için bunca yıl, bunca bitmez tükenmez yıl, yaşaması, utanmadan, utanç duyup bir şey yapamamanın utanmazlığı içinde yaşaması gerekecekti.’</em>’</p>
<cite>Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 87.</cite></blockquote>



<p>Pişmanlık bir eylem midir diye sormuştuk değil mi? Bir kavrayıştır desek, daha yerinde olacak sanırım. Belirtmek de gerekir ki, kavrayışımız karşısında duyumsadığımız duygular da, kavrayışımıza dair yaklaşımımızı bizlere gösterir aslında. Bu yüzden bu soruyu sorduk. Kavrayışımızın duygu yükünü vurgulamak için.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ee-kitap">Ee, kitap?</h2>



<p>Andronikos, İoakim, Tilki, Giulia… Kitabın karakterlerinden, kurgusunun tarihsel bağlamından bahsetmedim hiç değil mi? Bu tutumun bir amacı var. Bu tutum, biraz da kendi dolayımımı yansıtmak için. Ve bu yansıtma istenci de, eserin bir ışık huzmesi gibi olduğunu ve her birimizin üzerine düşüşünde bizlerden farklı tonda renklerin yansıyacağı gerçeğini vurgulamak için.  </p>



<p>Bendenizden yansıyan renk tonlarını okudunuz nitekim. Peki ya sizin renkleriniz?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca"><strong>KAYNAKÇA</strong></h2>



<ul class="wp-block-list">
<li>BİLGE KARASU, UZUN SÜRMÜŞ BİR GÜNÜN AKŞAMI, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2021</li>



<li>MIGUEL DE UNAMUNO, HAYATIN TRAJİK DUYGUSU, DİVAN KİTAP, İSTANBUL, 2021</li>



<li>ORUÇ ARUOBA, HANİ, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2017</li>



<li>AVCI, D. (2016). UZUN SÜRMÜŞ BİR GÜNÜN AKŞAMI’NDA ÖLÜM, MSGSÜ SOSYAL BİLİMLER, (13)</li>
</ul>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/uzun-surmus-bir-gunun-aksami-imge/">Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı: İmge</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/uzun-surmus-bir-gunun-aksami-imge/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uyuyan Adam: Kayıtsız</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/uyuyan-adam-kayitsiz/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/uyuyan-adam-kayitsiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2023 06:50:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[georgesperec]]></category>
		<category><![CDATA[uyuyanadam]]></category>
		<category><![CDATA[uyuyanadaminceleme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=14658</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kayıtsız bir uyuyanı; Georges Perec’in, bir varolmayış perspektifi sunduğu eserini inceledik. İstersen kayıtsız kalabilirsin!</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/uyuyan-adam-kayitsiz/">Uyuyan Adam: Kayıtsız</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Uyuyan Adam</em> hakkındaki incelememiz sizlerle&#8230;  </p>



<p>Kayıtsız bir uyuyanı; Georges Perec’in, bir varolmayış perspektifi sunduğu eserini inceledik. İstersen kayıtsız kalabilirsin!</p>



<p>Bir eylemsizlik istenci kapsar bazen insanı. Salt olarak tembellik eylemsizliği değil, bir şeyler yapagelmenin düşünsel yorgunluğunun doğurduğu bir eylemsizliktir bu aslında. Ve bir anda ortaya çıkmaz bu istek, kendisini belli etmeden birikmiştir insanın benliğinde.&nbsp;</p>



<p>Hatta istek diyerek de hata ediyoruz belki; istemenin ötesinde, kendini artık bu eylemsizliğin içinde bulmak desek daha doğru olur sanırım. </p>



<p>Aktif bir edimden ziyade pasif bir edim söz konusudur burada. Bellek işleyişine devam eder. Hatta dış uyaranlar algılanmaya devam etmektedir. Hayatın akışında olağanüstü bir değişiklik olmaz, olağanüstü bir değişim varsa o da sende meydana gelendir. </p>



<p>Üzülme, toplumsal perspektife göre olağanüstü olan bu durum, senin için zaten doğal olan; kaçınılmaz olarak bu eylemsizliğin içerisinde buldun kendini. Delirmedin, ölmedin de; yaşamaya devam ediyorsun sadece.  </p>



<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Perec">Pe</a><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Perec" target="_blank" rel="noreferrer noopener">r</a><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Perec">ec</a>’in romanda da çokça kullandığı bir kelime ile belirtirsek, yansız bir şekilde hareket ediyor, düşünüyorsun. Beklentin yok, amacın yok, anlam devşirmiyorsun. Yaşıyorsun yalnızca.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-post-varolus">Post-Varoluş</h2>



<p>Bu halinle, varoluşçu düşünceye bir anti kahraman gibisin. Ne Sartre gibi hayatının anlamını ve varoluşunu kendin yaratıyorsun, ne de Camus gibi salt uyumsuz insan oluşu olumluyorsun.  </p>



<p>Bilinçli bir başkaldırı içerisinde değilsin; <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/">Sisifos</a> gibi, sırtında kaya doruğa niye tırmanasın ki? Radikal dönüşüm niyetin yok lakin kötü niyetin de yok; uyumsuz değilsin ama sıçrayan da değilsin. Hiçbiri değilsin. Belki uyumsuz insanmışsın gibi çağrışıyorsun zihinlerde, ama uyumsuz insan olmak için de bilinçli bir başkaldırı gerekir. </p>



<p>Senin eylemsizliğini ateşleyen şey bilincin değildi, bir andan sonra artık eylemlerin dışına çıkmak istedin. Sendeki bu kayıtsız durumu ateşleyen şey aynı zamanda bilincindi. Paradoks!? Hayır, eylemsizliğe dökülen bilinçaltı. Bilinçli değildin zira, salt bir amaç doğrultusunda dönüşmedin bu haline, böyle istedin sadece.</p>



<p>Peki sen kimsin? Neden böyle oldun? Neden uyuyorsun? Gel senin hakkında, uyuyan insan hakkında biraz konuşalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-munzevi-bir-heretik">Münzevi Bir Heretik</h2>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em>Modern yaşam bu tür eğilimleri genelde pek hoş karşılamaz. Çevrende her zaman eyleme, büyük tasarılara, coşkuya ayrıcalık tanındığını gördün: öne atılan adam, gözlerini ufka dikmiş adam, dimdik ileriye bakan adam. Pırıl pırıl bakış, kararlı çene, kendinden emin yürüyüş, karın içinde. Kararlılık, girişkenlik, ses getiren hareket ve zafer, son derece örnek bir yaşamın son derece berrak yolunu gösterir, yaşam mücadelesinin pek saygıdeğer resimlerini çizerler. Yerinde sayanların ve batağa saplananların düşlerini süsleyen pek kıymetli yalanlar, ihmal edilen binlerce binlerce kişinin yitik hayalleri, çok geç gelmiş olanlar, valizlerini kaldırıma koyup terlerini silmek için üstüne oturanlar.’</em>’</p>



<p class="has-text-align-center">Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 20.</p>



<p>Senin hakkında yazılan kitapta geçiyor bu pasaj. Kayıtsızlığın ve bu anti-kahraman halinle modern olana bir başkaldırı niteliğindesin. Eleştirinin kendisi, kritiğin uygulama alanısın. Peki, popüler bir eleştiri mi senin bu halin?  </p>



<p>Yaşayan bir bağlam olarak modernite eleştirisi popüler, ama sen, içinde bulunduğun eylemsiz, istemsiz, yansız, amaçsız halinle popüler olan değilsin. Sen, bunu yaşıyorsun. Düşüncen yaşantında, eyleminde hayat buluyor. Eylemsizlik halindeki eyleminde; pasif edim dedik ya hani.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-zor">Zor</h3>



<p>Kayıtsızsın. Böyle olmak zor. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Martin_Heidegger" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Heidegger</a>’in belirttiği gibi, dönüştürücü modern tekniklerin çerçeveleyici dünyasındayız artık. Eskiden teknik, doğal olanı açığa çıkarırdı, bir yel değirmeni rüzgarı görünür kılardı mesela; şimdi ise teknik, doğal olanı dönüştürüyor. El altında bulundurulana dönüştürüyor onu.</p>



<p>Korkma, kayıtsızlık eşiğinin farkındayım, burada doğal olan nedir gibi varlıkbilimsel bir muhabbete girişmeyeceğiz. Ama şunu bil ki, dönüştürücü birçok etkenin olduğu bir dünyadasın. Teknik dedik diye aklına sadece makine gelmesin; idari, ekonomik, insani… Birçok teknik var.  </p>



<p>Hayatı sarmalamış, ve onu dönüştüren bir haldeler. Hatta, belki bana inanmazsın ama, artık bedeni değil de ruhu ele geçiriyorlar. Ruhun senin olsun istiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin bu yüzden; gidilmesi gereken yerlere koşmaktan yorulacağını biliyorsun.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun (…)</em>’’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 20.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-idiot-savant">Idiot Savant</h3>



<p>Benliğine, tıpkı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Hume" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hume</a>’un betimlediği gibi bir ukalalık sinmiş. Yapabilirsin, ama yapmıyorsun. Bireysellik de değil amacın, öznellik de değil. Tekilsin sadece. Mevzubahis bu tekillik, alışılagelen Kartezyen mantığı, düalizmi, verili olanları dışlayan bir halde.</p>



<p>Zihnin, verili olanların arasından seçmektense, kendi gerçekliğinde yaşıyor. Bir budala gibi gözüküyorsun bu yüzden. Yaşamayı bilmiyor gibisin. Ama bir şeyleri bilebiliyor, deneyimleyebiliyorsun. Hiç değilse, kayıtsızlık konusunda iyisin.  </p>



<p>Sahi, hani bilinmesi gerekenler var ya; ayakta durmak gerekiyor hani, savaşmak, eylemek gerekiyor. Peki, hiç bağırmaya çalıştığın ama sesinin çıkmadığını fark ettiğin anlar oldu mu? Tıpkı bir rüyadaki gibi.</p>



<p>Ama dedik ya, uyuyan insanı anlatıyoruz; <em>Uyuyan Adam</em> kitabının satırlarında dolanıyoruz. Uykudasın, uykudayız; uyuyoruz. Zira bu halde oluşumuz, acı çeken zihnimizin bir bozkıra kaçışı gibi. Kayıtsızlık bu yüzden; acıya da kayıtsızsın, kayıtsız olmak istiyorsun.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-keske">Keşke</h3>



<p>Budalalığın, pasif edimin olan kayıtsızlık halinin bilinçli bir devindiricisi. Sanki bir örgü gibi binlerce şekilde örülebilecek olan, kuantum evrenindeki sonsuz olasılıklar gibi olan ama sanki bir şekilde nasıl şekilleneceği de belli olan bir hayatın içerisindesin. </p>



<p>Kayıtsızlığın ile tercih ettiğin, ya da sana gelen, sen olan budalalığın ile, günleri geçirmek, sadece geçip gitmelerini istiyorsun. Ama bir yandan da toplumun içindesin. Maskelerin düşsün diye ininde vakit geçiriyor, uzandığın yerden zihin oyunları oynuyorsun. Ama dışarı da çıkıyorsun.  </p>



<p>Aslında dışarı çıkmana bile gerek yok, yan tarafındaki komşunun çıkardığı sesler bile zihninin alıcılarına takılıyor. İnsanlardan nefret etmiyorsun. Sadece keşke diyorsun, ummadan.</p>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em>Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet’</em>’</p>



<p class="has-text-align-center">Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 32.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-odan-dunyanin-merkezi">Odan Dünyanın Merkezi</h3>



<p>Serüven aramaya değil, bir amaç için değil, sadece gidiyorsun bir yerlere. Dinginlik, uyku, sessizlik, uyuşukluk istiyorsun; bunlardan başka bir şeye ihtiyacın yok. Bu yüzden bir yerlere gittin. Yansızlığı öğrenmek için kırlara gittin. Kayıtsız kalırken seni zorlamayan doğanın içerisine bırakmak istedin kendini. </p>



<p>Sen onlara baktıkça sana bakışları değişmeyen ağaçların arasında dolanıyor, bir ağaç olmak istiyorsun bazen. Tıpkı çocukların büyüdükçe yürüdüğü gibi, sen de yürüdükçe büyüdün gittiğin yerlerde. En nihayetinde yine odana, inine dönüyorsun. Sessizliğine kavuşuyorsun. Senin odan, dünyanın merkezi.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.</em>’’</p>
<cite>Franz Kafka, Aforizmalar, Günah, Acı, Umut ve Doğru Yol Üzerine Düşünceler</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ogrenmek">Öğrenmek</h3>



<p>Beklememeyi öğrenmek için; umut etmeyi, girişimde bulunmayı, başarmayı, diretmeyi unutmak için kendini zamana bırakıyorsun. Her ne kadar algıya göre şekillenen bir görelilik içerisinde olsa da zamanı yok sayamazsın. Ona dair fikrin değişebilir sadece. </p>



<p>Uzay boşluğu zannettiğin karanlığın zamanın kendisi olması gibi; fark edemediğin denli seni çevreleyen bir halde zaman. İster lineer, ister döngüsel olarak aksın, varlığını hissettiriyor sana. Böylece, beklentisizliği öğrenmek; sürekli yinelemeyi, idealar dünyanda platonik metafiziğe kapılmayı, sana sunulan başarıları unutmak için, görünmez olan zamanın akışına bırakıyorsun kendini.</p>



<p>Yalnızsın, kalabalıklar içinde dahi yalnızsın. Bu yalnızlık senin öğretmenin, senin tez örneklemin; sana varolmayışı öğretiyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı öğreniyorsun. Bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun.’</em>’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 42.</cite></blockquote>



<p>Karmakarışık sosyal örüntüleri anlamak için zihnini yormuyorsun. Senin kayıtsızlığında bu şekilde bir efora yer yok. Bu kayıtsızlık halinin içerisinde, başlı başına yaşayan bir araçsal akıl eleştirisisin. Eylemsizliğin, seni hayatta tutan, beslenmek gibi, uyumak gibi, bulmaca çözmek gibi salt hareketlerden oluşuyor. Bunların bir amacı yok; zaman geçiriyorsun.</p>



<p>Davranışlarının sadece kullanım değeri var, onları bir mübadele aracı olarak kullanmıyorsun. Bu halinle bile, eylemsizliğinin içinde aynı zamanda nesneleşmekten, bu nesneleşmenin fetişizminden uzaksın.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Niyetin okumazyazmazlığın sağlığa yararlı keyfini yeniden keşfetmek değil, okurken, okuduklarına hiçbir ayrıcalık tanımamaktır. Niyetin çırılçıplak gezmek değil, ille de özensiz ya da bakımsız olmak anlamına gelmeyecek bir şekilde giyinmektir; niyetin kendini açlıktan öldürmek değil, sadece beslenmektir. (…) özellikle de işlevsellikten kurtulmuş -çünkü işlevsellik değerlerin en kötüsü, en sinsisi, en tehlikelisidir- (…)’’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 48.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-tukenmez-olanin-icinde">Tükenmez Olanın İçinde</h3>



<p>Seni yorma potansiyeline en çok sahip olan şey, aslında diğer insanları da en çok yoran ama büyük ihtimalle farkında olmadıkları şey, bir yapabilirsin güdülenmesi ile zihnin şekillenmesi ve performans öznesine dönüştürecek bir koşullanma.  </p>



<p>Halbuki <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0van_Pavlov#:~:text=Pavlov%2C%20k%C3%B6pe%C4%9Fe%20uygulad%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20deney%20sonucunda,bu%20tepkiye%20%C5%9Farts%C4%B1z%20tepki%20denir." target="_blank" rel="noreferrer noopener">Pavlov’un Köpeği</a> değilsin, değiller. Zaten sen, bunun farkında olduğun için, sırf bu yüzden kayıtsız olduğun için, tükenmez bir duyarsızlığın ve dinginliğin içerisinde yaşıyorsun.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor</em>.’’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 64.</cite></blockquote>



<p>Kendi gerçekliğinin farkındasın. Sana farklı bir algı bahşeden yabancılığın içerisinde, aynı zamanda genelde insanların dikkat eşiğinin altında kalan minik detaylara da hakimsin. Bunları insanların neden fark edemediğine de kafa yormuyorsun, hatta bu soru aklına dahi gelmiyor.</p>



<p>Sen, kendine yönelen, aynı zamanda kendin olan ama bir bakıma da dışarıdan bir algı olarak kendine yönelen bir alımlama içerisindesin. İlginç olan, bu alımlamanın her dakika süreceği gerçeği. Sen, kendine dair algının nesnesi olarak da, öznesi olarak da tükenmezsin.</p>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em>Bir gözden başka bir şey değilsin. Kocaman ve sabit bir göz, her şeyi gören, yığılan vücudunu olduğu kadar seni de, bakan, bakılan seni de gören, sanki yuvasında tamamen ters dönmüş de hiçbir şey demeden seni seyrediyormuş gibi, seni, senin içini, karanlık, boş, su yeşili, korkmuş, güçsüz içini. Sana bakıyor ve seni olduğun yere çiviliyor. Kendini görmeyi hep sürdüreceksin. Hiçbir şey yapamazsın, kendinden kaçamazsın, kendi bakışından kaçamazsın, hiçbir zaman bunu yapamayacaksın: Hiçbir sarsıntının, hiçbir seslenmenin, hiçbir yanığın seni uyandıramayacağı kadar derin uyumayı başarsan bile, bu göz hep olacak, senin gözün, hiç kapanmayacak, hiç uyumayacak olan gözün. Kendini görüyorsun, kendini gören kendini görüyorsun, sana bakan sana bakıyorsun</em>.’’</p>



<p class="has-text-align-center">Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 72.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kavrayis">Kavrayış</h2>



<p>Ama ilginç bir şey olmaya başladı. Bu kayıtsız duruşun; bütün duyguların, düşüncelerin, yoğun etkileşimlerin dışında olan varlığın; olmadığın şeylerle çerçevesi daha iyi çizilen varlığın, yani varolmayışın, bir zaman sonra artık üzerine sinmiş ağırlığının yoğun perdesini aralıyor.</p>



<p>Aralıyor diyorum, zira sen aralamak istemedin, kendiliğinden oldu, herhalde aralamıştır. Nasıl ki bu kayıtsızlığın içinde kendini planlı bir şekilde bulmadın; bir gün artık hiçbir şey yapmamak geldi içinden, şimdi de tıpkı bu şekilde içinde bir mutsuzluk meydana geldi.  </p>



<p>Senin bu kendine yönelik, kendi kendinin nesnesi ve inceleyeni olan, dışarıdaki gündelik ilişkileri gözlemleyen ama onlardan bağışık halin, önemli olan ve hakiki olan tek şeyin yalnızlığın olduğunu düşündürüyor sana. Ama…</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-varolus-devsirmek">Varoluş Devşirmek</h3>



<p>Bekleyip umduğunu farkettin. Gündelik sıradan eylemlerinde, -yemek yemek, sinemada film izlemek, otobüse binmek, gazete almak, kahve içmek- karşılaştığın insanlara varoluşsal bir önem yüklediğini fark ediyorsun.  </p>



<p>Her gün bu sıradan eylemlerin gerçekleşmesini bekliyor, gerçekleştiriyorsun. Karşılaştığın, etkileşime girdiğin insanlar da artık seni tanıyorlar. Ama o basit varlıklarının seni kurtaran şey olduğunun farkında değiller.  </p>



<p>Onlar, seni senden koruyacak bir düzenin parçaları adeta. Bu yüzden de sen, gün içerisinde yapacağın şeylerin detaylı bir planını yapıyorsun. Bunun için parana da incelikli bir harcama planı oluşturuyorsun.</p>



<p>Kayıtsızlık halin, üzerindeki mutlak yoğunluğunu azaltıyor. Artık, birbiri ardına sıralanan ve birbirine benzeyen günlerinin gülünç olduğunu düşünüyorsun. Sanki, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Minotor" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Minotor</a> gibi labirente hapsolmuşsun da, o labirentteki varlığını devam ettirmeni sağlayan kurbanların, artık rüyalarına giriyormuş gibi.</p>



<p>Geldiğin bu noktada yoğun bir anlamsızlık, hatta umutsuzluk buluyorsun. Artık duygulardan bağışık değilsin. Halbuki bütün kayıtsızlık sürecin boyunca ne delirdin, ne de öldün. Zaten, belki akışı bozacak bir felaketle karşılaşsaydın daha farklı olurdu. Hasta bile olmadın. Bu sebeple kayıtsızlığının içerisinde, kendine yönelen bir göz olarak kalabildin uzunca bir zaman.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. Bu bir aldatmacaydı, göz alıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı.</em>’’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 101.</cite></blockquote>



<p>Oyun artık bitti. Kayıtsızlık seni farklı bir insan yapmadı. Yaşamı farklı bir hale getirmedi. Bütün bu kayıtsızlık sürecin, bu taşlaşma halin, bu yapmamayı tercih etmek üzere şekillenen tercihlerin ile sen, geldiğin noktada artık bütün bunlardan bağışık olmadığını hissediyorsun. </p>



<p>Merak etme, hiç kimse seni yargılamayacak, bir Prometheus olmayacaksın, mahkum değilsin. Sadece fark ettin. Hissetmeyen, duygulardan bağışık, beklentiden, umuttan bağışık bir insan değilsin. Korkuyorsun. Bunu da sana zaman gösterdi aslında.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Her şeyi gözetip kollayan zaman, sana rağmen çözümü açıkladı. Cevabı bilen zaman akmaya devam etti.</em>’’</p>
<cite>Georges Perec, Uyuyan Adam, Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s. 103.</cite></blockquote>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/uyuyan-adam-kayitsiz/">Uyuyan Adam: Kayıtsız</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/uyuyan-adam-kayitsiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz: Bilişsel Uyumsuzluk</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/biz-bilissel-uyumsuzluk/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/biz-bilissel-uyumsuzluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2023 06:54:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[bizkitapinceleme]]></category>
		<category><![CDATA[yevgenizamyatin]]></category>
		<category><![CDATA[yevgenizamyatinbizkonusu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=14233</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir başka uyumsuzluk meselesini ele aldık bu kez: Bilişsel Uyumsuzluk! Zamyatin imzalı kült eser hakkındaki incelememiz sizlerle... Beyin fırtınasına hazır olun!</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/biz-bilissel-uyumsuzluk/">&lt;strong&gt;Biz: Bilişsel Uyumsuzluk&lt;/strong&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Biz</em>, Yevgeni Zamyatin imzalı eser hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor. </p>



<p>Kara Dörtleme olarak anılan distopik kanonların ilki olan ve adeta<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bili%C5%9Fsel_%C3%A7eli%C5%9Fki" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> bilişsel uyumsuzluk</a> durumunu göz önüne seren bu eseri sizler için inceledik. Bu roman, dikkatimi ilkin Metis Yayınları’nın derlediği, Ursula K. Le Guin’in denemelerini içeren &#8220;Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar&#8221; isimli eserde çekmişti. O derlemedeki Ruhtaki Stalin isimli makalede <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Yevgeni_Zamyatin" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Yevgeni Zamyatin</a>’den ve onun bu distopik eserinden bahsediliyordu.  </p>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/ursula-k-le-guin-bir-uzayli-kocakari-seckisi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Le Guin</a>’in bu eseri ele alması da anlamlıdır. İktidar ve sansür olgularını eleştiriye tabi tutar. Özellikle durumun trajik yanına dikkat çeker. İçselleştirilmiş iktidara ve otosansüre!  </p>



<p>Nitekim <em>Biz</em> isimli eserde başkahramanımız olan D-503 de özgürdür aslında (!). Ama içinde yaşadığı formun yani yapının belirlenimi o denli kuvvetlidir ki, kendisinin özgürlük olmayan bir özgürlük içerisinde olduğunu fark etmez. &#8220;Fark edemez&#8221; demiyorum, zira edilebilir. Hatta kitapta kahramanımız ediyor gibi de olur. Bu fark edişler ise bilişsel uyumsuzluk ışığında anlam kazanır. </p>



<p>Bilişsel uyumsuzluk önemlidir zira &#8220;neden&#8221;, &#8220;niçin&#8221;, &#8220;böyle devam ederse&#8221; gibi birçok sorguyu açığa çıkarır bilinçte. Zaten sorgunun da önce bilinçte başlaması gerekir. Ama bir diğer sorun da bu noktada başlar: Bu uyumsuzluk insanı enikonu rahatsız eder. </p>



<p>Ya bir eylemde bulunmalıdır ya da vicdan muhasebesinin sesini kapatıp uyum içerisine girmelidir. Gelin birlikte, bizlere sorular sorduracak ve her dönemde analoji yoluyla canlı sorgulamalar olarak kalacak <em>Biz</em> eserine beraber göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-olguyu-baglamiyla-degerlendirmek">Olguyu Bağlamıyla Değerlendirmek</h2>



<p>Bir değerlendirme yaparken en önemli nokta, değerlendirilen unsuru, ortaya çıktığı dönemin diyalektiği içinde ele almaktır. Bu sayede nedensellikleri iyi kavrar ve çıkarsamamızı da nitelikli bir şekilde yapabiliriz.  </p>



<p>1920 yılında tamamlanan <em>Biz</em> isimli eser, 1924 yılında yayımlanmıştır. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ekim_Devrimi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Ekim Devrimi</a> öncesinde Rus İmparatorluğu’ndan kaçan Zamyatin, devrim sonrasında ülkesine yani Sosyalist Sovyetler’e geri döner. Lakin onun duruşu, karakteri ve kalemi, istibdatın formuna değil özüne dair eleştirelliği yansıtır ve Sovyetler’de de sıcak karşılanmaz.  </p>



<p>Hatta incelediğimiz eseri basım için onay almaz. Bu eserin trajik yanlarından birisi de budur, yıllarca yazarın ülkesinde yayımlanamamıştır. 1924 yılında İngilizce baskısı (We) Birleşik Krallık’ta yayımlanan bu eser, ancak 1988 yılında Sovyetler’de basılabilmiştir. Yine de yazıldığı yıllarda farklı dillerde de olsa yayımlanabilmesi önemlidir zira Kara Dörtleme olarak bilinen distopik kanonların üçünü etkilediği söylenmektedir. Hatta bu konuda George Orwell şöyle der:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Zamyatin belli bir ülkeyi değil, sanayi uygarlığının hedeflerini ele alıyor. Bu kitabın konusu aslında Makine, yani insanın düşüncesizce şişesinden çıkardığı ve tekrar şişesine sokamadığı o cin…</em>’’</p>
<cite>George Orwell</cite></blockquote>



<p>Burada Orwell’ın değindiği noktaya ben de değinmek istiyorum. Yani belli bir ülkeden ziyade sanayi uygarlığını eleştirmeye dair. Elbette içinde yaşanılan ülkeyi eleştirmek önemli ve birinci derecede gereklidir, nitekim o ülkede yaşanılıyordur ve düşünen insan için eleştirel düşünce önemli. Aynı zamanda devlet/toplum için de düşünen insan önemlidir.  </p>



<p>Lakin devlet unsuruna da aşkın hale gelen, daha ziyade <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Jacques_Ellul" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Jacques Ellul</a>’ün belirttiği teknik determinizm olgusunun da eleştirilmesi gerekir. Daha önceki <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/huznun-fizigi-labirent/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">incelemem</a>de de belirttiğim bir isim olan Byung-Chul Han da bu bağlamda aktüel olarak eser veren bir düşünürdür mesela.  </p>



<p>Dikkat çekmek istediğim nokta, eleştirirken bu bağlamı kaçırmamamızdır. Ama yine ziyadesiyle dikkat çekmek istediğim bir nokta da, eleştirel düşünceyi de manipüle etmememiz gerekliliğidir. Teknik determinizmi eleştirirken salt muhafazakar yorumlar ve tarafgirlik içine girilmemelidir. Zira bu durum hem eleştirinin devingenliğini ortadan kaldırır, hem de anlamsız bir romantizme dönüşür.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-icsellestirilmis-iktidar"><strong>İçselleştirilmiş İktidar</strong></h2>



<p>Michel Foucault’nun ortaya koyduğu gözetim unsuru, o tarihten itibaren birçok düşünürü etkilemiştir. Bu bağlamda <em>Hapishanenin Doğuşu</em> (1975) ve <em>Deliliğin Tarihi</em> (1961) isimli eserlerinde bir tarihsellik de ortaya koyan Foucault, Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Panoptikon" target="_blank" rel="noreferrer noopener">panoptikon</a> modeli hapishaneyi adeta alegorik bir şekilde kullanarak gözetim unsurunu irdelemiştir.  </p>



<p>Gözetimde ise en çok öne çıkardığı unsur biyoiktidardır; yani içselleştirilmiş iktidar. İktidar dolanıklığının içselleştirilmesinin ortaya çıkardığı en önemli problem, bilişsel uyumsuzluk unsurunun ortaya çıkmasını engellemesidir. Yani birey, kendi kendisinin sansürcüsü olmaktadır. Bu durumda bireyi gözetlemeye dahi gerek kalmaz, o kendi kendisini gözetler ve kendisinin yaptırımcısı olur.</p>



<p>İçselleştirilmiş iktidar durumunda, içselleştirmeyi sağlayan unsurlar arasında başat olanlarından birisi de palyatifliktir. Salt bir mutluluk arayışı ve her şeyi olumlama yönelimi bu durumu pekiştirir. Nitekim <em>Biz</em> eserinde de bu durumu, iktidarı temsil eden Velinimet isimli figürün diyalogu da gözler önüne seriyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘<em>‘İnsanoğlu kundaktan çıktığından bu yana neye dua etmiştir, neyin hayalini kurmuştur, neden eziyet çekmiştir? Birisi çıkıp da mutluluğun ne olduğunu bir kerede tümüyle söylese ve sonra da onları o mutluluğa zincirlese diye. Peki, şimdi yaptığımız bundan başka bir şey mi? Antik çağlardaki cennet hayali…’</em>’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 220.</cite></blockquote>



<p>Burada sorun, erdem, iyilik, ahlak, özgürlük gibi tümel değerlerin nasıl alımlandığı noktasında ortaya çıkar. Bu değerleri, tikel olarak bireyler ya da gruplar kendi algılarına göre çözümlerler ve yorumlarlar. Oluşturulan bağlamlarda manipülasyon yaygın bir durumdur. </p>



<p>Nitekim değerler üzerinden yapılan tartışmalarda, değerlerin, öz olarak ifade ettikleri anlamlar ile paradoks oluşturacak şekilde kullanıldığı da bilinmektedir. Dorothy E. Smith’in politik doğruculuk üzerine tanımlayışını alıntılayan bir makaleden aktarırsak:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Dorothy E. Smith yayımladığı kitabında politik doğruculuğu, otorite ve güç kaybına karşılık geleneksel seçkinlerin direnişinin ideolojik kodu ve ifadesi olarak tanımlamıştır. Smith, yeni muhafazakar cephenin politik doğruculuk kodunu araçsallaştırarak bu sayede kurumsal düzen eleştirisi yapabildiğine ve belirli grupların kültürel egemenliğini bastırabildiğine değinmiştir.</em>’’</p>
<cite>Fatih Keskin, Erdem Koruyucuların Mücadele Alanı: Politik Doğruculuk Üzerine Düşünceler, Kültür ve İletişim Dergisi, Sayı:36, s. 155-179.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-bilissel-uyumsuzluk">Bilişsel Uyumsuzluk</h2>



<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Leon_Festinger" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Leon Festinger</a> tarafından ortaya atılan bir sosyal psikoloji kuramıdır bilişsel uyumsuzluk. Bireyin eylem ile düşünce arasında oluşan paradokstan rahatsız olmasını ifade eder. Yaygın olarak kullanılan örneği, sigara içen birisinin kendi eyleminin zararını bilmesidir.  </p>



<p>Bilişsel uyumsuzluk bağlamında önemli olan, uyumsuzluğa neden olan durumun derecesi ya da yoğunluğudur. Ayrıca, uyumsuzluk durumunda bireyin bu durumun verdiği rahatsızlığı gidermek için yaptıkları da önem taşır.  </p>



<p>Kurama göre, birey doğal olarak uyum yollarını arar. Bunun da farklı yolları vardır. Bendenizin bilişsel uyumsuzluk unsurunu ele aldığı bağlam ise daha aktif edimli bir noktadır diyebiliriz. Yani onun gerekliliğini vurgulamak istencidir aslında. Zira eleştirel düşünmek demek, öncelikle bir uyumsuzluğun farkında olmak, hatta onu yaşamak demektir. Sonucunda ister revizyonist ya da ister devrimci olun.</p>



<p>Bendeniz<em> Biz </em>isimli eseri İthaki Yayınları’nın baskısı ile okudum. Bu baskıda Yevgeni Zamyatin’in önsözünün ve sonsöz yerine yine Zamyatin’in &#8220;Edebiyat, Devrim, Entropi ve Diğer Şeyler Üzerine&#8221; isimli yazısının bulundurulması gayet güzel. Bu yazılarda yazarın sesini daha didaktik olarak duyuyoruz; eser boyunca hissettiğimiz sesini.  </p>



<p>Önsözünde Zamyatin, değişim unsurunun devingenliğine dikkat çeker ve bu durumun dogmaları ortadan kaldırıcı rolünü vurgular. Revizyon olmalıdır ve artık yama kaldırmayan bir hale gelindiğinde ise devrimin gerçekleşmesinin gerekliliğinden bahseder.  </p>



<p>Sonsözde ise, özellikle yazının başlığı dikkat çekicidir. Fizik gibi pozitif bir bilim ile sosyal unsurlar arasında analoji oluşturmak belki absürd görünebilir ama, bazen de ufuk açıcı olabilir. Nitekim <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/huznun-fizigi-labirent/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hüznün Fiziği isimli esere yaptığım incelemede</a> bundan bahsetmiştim. Bu yazıda da, başlıkta edebiyat, devrim ve entropi göze çarpıyor. Sanki Edi ile Büdü gibiler değil mi? Bu unsurlar neden bir aradalar?</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-analoji">Analoji</h3>



<p>Yaşama dair her şey, uygun bir köprü üzerinde bir arada bulunabilirler gibi basit bir hikmet yumurtlayayım. Temelde entropi, sistemdeki düzensizliğin artmasıyla faydalı enerjinin azalması ve faydasız enerjinin artması olarak nitelendirilebilir.  </p>



<p>Hadi bakalım!  </p>



<p>Sistemin bozulması, faydasız enerjinin artması ve faydalının azalması; devrim! Çağrıştırdı değil mi? Nitelikli bir analoji. Eh, devrim deyince de akla edebiyatın gelmesi yabancı bir çağrışım değil. Zira edebi yaratım, formunun da sağladığı koşullarla düşünceleri nitelikli bir kurgu ile aktarabilmeyi sağlayan bir sanat.  </p>



<p>Bu sanatın temel konularından birisinin dönüşüm ve devrim olması da şaşırtıcı değil; elbette dönemine göre. Olguyu bağlamı içerisinde değerlendiriyoruz nitekim. Zaten bu eseri bugün bize okutan unsurlardan birisi de bu. Eser hala yaşıyor, zira entropi hala var, sistemler hala bozuluyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Devrim yasası toplumsal yasalardan biri değil, katbekat yukarıda başka bir yasadır. Kozmik, evrensel bir yasadır – tıpkı enerjinin korunması ve enerji yitimi (entropi) yasaları gibi</em>.’’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 240.</cite></blockquote>



<p>Ve hala bu eserin bizim için anlamlı olması, sosyal yaşamın bizzat kendisi ile, yani dönüşümle alakalıdır. Eleştirel düşünce her dönemde gereklidir, zira hiçbir doğru mutlak değildir. Heideggerci varlıkbilimsel jargon ile ifade edersek, belki geçerliliğini koruyan hakikatler vardır; tümel, evrensel değerler/yasalar/oluşlar gibi. Ama, bunların yorumu da kritik bir noktadır. Nitekim manipülasyon olgusundan bahsetmiştik.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Fakat ne mutlu ki bütün gerçekler yanlışlanabilir. Diyalektik sürecin özü budur: bugünün gerçekleri yarının yanlışlarına dönüşür; son sayı yoktur.’</em>’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 243.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-biz">Biz</h2>



<p>İlgi çekici bir kitap ismi <em>Biz</em>. Birinci çoğul şahıs kipi. Çağrışımları çok. Şöyle bir düşünün, bu kitabın ismini ilk duyduğunuzda aklınıza ne geldi? Ne çağrıştırdı sizde? Kitap ismine önem veriyorum şahsen, zira bir yazar olsaydım, basılacak eserimin ismine dikkat ederdim.  </p>



<p>Sorunsalımı, kavgamı, düşüncelerimi ve en önemlisi de eseri yansıtsın isterdim zira. <em>Biz</em>&#8230; Bence ziyadesiyle yansıtıyor. Neden mi? Ne zaman biz ifadesi kullanılır? Burada amacım biz ifadesine pejoratif bir şekilde yaklaşmak değil. Nitekim iç grup dinamikleri çoğu zaman insana anlam veren, onu mutlu eden unsurlardır. Tamam ama, biz derken ortaya çıkan &#8220;öteki&#8221; unsuru ne olacak peki?</p>



<p>Biz olarak nitelendirdiğimiz unsur şayet mutlak bir tektipleştiricilik ise, aslında zenginlik olan farklılıkları dışlıyorsa, bir öteki simülasyonu oluşturuyorsa sorunludur diyebiliriz. &#8220;Biz&#8221; olanlar için değildir belki, ama o konfor alanında olmayanlar ve o konfor alanında olup bilişsel uyumsuzluk yaşayanlar için sorunludur.  </p>



<p>Kitapta aslında bu durum yansıtılıyor. Hem de birçok açıdan. Örnek vermek gerekirse, çoğu varoluş düşünürünün temel unsur olarak gördüğü sanat yani özgün yaratım, kitapta sunulan dikta toplumunda epilepsi olarak görülmekte. İlk gördüğümde ilgimi çekmişti.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Bu işi yapmak için atalarımız çok zorlanırdı. Kendilerini ancak epilepsinin bilinmeyen bir şekli olan ‘esinlenme’ nöbetlerine sokarak yaratabilirlerdi.’</em>’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 27.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading"><em>Tikelin mevcut toplum için iğdiş edilişini de yansıtıyor eser</em>.</h3>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Evet, bu Tek Devlet’e adanmış törensel bir liturya, İki Yüzyıl Savaşı’nın cefa dolu günleri ve yıllarının, tümün tekile, bütünün bireye galip gelişinin anıldığı çok büyük bir kutlama</em>.’’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 55.</cite></blockquote>



<p>Ya da, insana bir parmak izi gibi biricikliğini veren ruhunun, bir &#8220;Biz&#8221; olma uğruna örselenişine ışık tutuyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Durumunuz kötü! Galiba içinizde bir ruh gelişiyor</em>.’’</p>
<cite>Yevgeni Zamyatin, Biz, İthaki Yayınları, 2019, s. 96.</cite></blockquote>



<p>Ve daha niceleri…  </p>



<p>Gerisi sizde, zira bu kitabı okuyarak kendi yorumlarınızı üretmenin, düşüncelerinizle bu eseri yaşamanın öznesi sizsiniz. Son olarak belirtmek isterim ki, insanın tektipleşmesi konusunda her daim geniş perspektiften bakma gayretinde olmalıyız. Bu konuda da beni Jacques Ellul, <em>Teknoloji Toplumu</em> isimli eseri ile etkilemiştir. Yani, ekonomik, idari ve insani teknikleri beraber düşünmeliyiz. Siyasi teknikleri ele alırken <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/psikoloji/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">psikoloji</a>yi; ekonomik teknikleri ele alırken politiği; eğlence tekniklerini ele alırken kültürü de değerlendirmeliyiz. Bunlar bendenizin örnekleri. Sadece tavsiyelerim.  </p>



<p>İyi okumalar.</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/biz-bilissel-uyumsuzluk/">&lt;strong&gt;Biz: Bilişsel Uyumsuzluk&lt;/strong&gt;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/biz-bilissel-uyumsuzluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüznün Fiziği: Labirent</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/huznun-fizigi-labirent/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/huznun-fizigi-labirent/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2022 21:23:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[georgigospodinov]]></category>
		<category><![CDATA[hüznünfiziği]]></category>
		<category><![CDATA[hüznünfiziğiinceleme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=13712</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamınızda bir labirentin içinde olduğunuz hissine kapıldınız mı? Peki, bir yolu seçip sonrasında seçmediğiniz yolda aklınızın kaldığı?<br />
İşte Hüznün Fiziği okurunu anlatıcısının labirentine davet ediyor. </p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/huznun-fizigi-labirent/">Hüznün Fiziği: Labirent</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hüznün Fiziği hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor&#8230; </p>



<p>Georgi Gospodinov’un, adeta bir labirent leitmotifi ile kaleme aldığı <em>Hüznün Fiziği</em> isimli eserini sizler için inceledik. Peki, neden ‘Hüznün Fiziği’? Aslında bu sorunun tek kelimelik bir cevabı yok. <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Georgi_Gospodinov" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Gospodinov</a>, karakterlerini belirli kurgusallıklar içerisinde vermeyen, nesnelerin üzerine yapışmış anlamlara farklı perspektiflerle bakmayı seven bir yazar.  </p>



<p>Her bir yaşantının özgül algılarla şekillendiğini bildiğinden, aslında farklı yaşantıların içine girmek isteyen birisi. Bunun da ötesinde, geçmişimizden bize aktarılan kültürel kodlarla, etkileşimde bulunduğumuz canlı her varlıkla, bizi çağlar öncesine bağlayan arketiplerimizle, topluma bizi bağlayan sosyal benliklerimizle bizim ne kadar biz olduğumuz sorusunun da farkında yazar.  </p>



<p>Bir birey olarak bizim başlangıcımız neresi? Bir romanın başlangıcı kadar kolay mıdır insanın başlangıcı? Doğum mu? Peki, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<p>Bu yüzden klasik bir kurgu beklemeyin bu romandan. Adeta bir labirent olan hayat gibi, birçok farklı girişleri, tercihleri, perspektifleri olan bir roman elimizdeki. O halde ne duruyoruz, labirente girelim değil mi?  </p>



<p>Peki, ama neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ben-variz">Ben Varız</h2>



<p>Kitabın giriş bölümünde yazar, ki bundan sonra yazar değil de &#8220;anlatıcı&#8221; diyeceğim zira kitap ben anlatıcı ile kaleme alınmış, farklı varoluşlar sunuyor bize. Bir paragrafta Birinci Dünya Savaşı’nda doğuyor, bir başkasında İkinci Dünya Savaşı sırasında, bir paragrafta bir şarap sineği olarak dünyaya geliyor, başka bir paragrafta zaten dünyada hep varolduğunu söylüyor, bir başkasında annesinin karnında, başka bir paragrafta ise keklik ya da sonbahar çiğdemi olarak dünyada varoluyor.  </p>



<p>Bu başlangıç, klasik roman anlatısı gözüyle baktığımızda bize ilginç geliyor. Zaten anlatıcının da anlatmak istediği, daha doğrusu sormak istediği de bu aslında: Bizim başlangıcımız gerçekten doğumumuz mu? Ya da Kartezyen aklın yani &#8220;düşünüyorum öyleyse varım&#8221; mantığının veya hümanist perspektif ile insan merkezci olarak şekillenen bilincin, salt ve tek bilinç olup olmadığını da soruyor diyebiliriz.  </p>



<p>Başka şeyler de soruyor olabilir. Ama didaktik olmadığından eminiz. Zaten doğru soruları sormak/sordurtmak, asimetrik bir açıklama yapmaktan daha zengin değil midir? Kitabın bir pasajı bu bağlamda bendenizi çok etkiler:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Bazen kırk dört yaşındayım, bazen doksan bir, bazen bir mağaranın veya mahzenin labirentinde, zamanın gecesindeyim, bazen bir rahmin karanlığındayım, henüz doğmamışım. Çoğu zaman on yaşındayım.</em></p>
<cite>Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 118.</cite></blockquote>



<p>Buradan aslında, çocukluk dönemine dair bir vurgu da devşirilebilir. Geçmişinizin bilinç yükünün tezahürlerini hiç hissediyor musunuz hayatınızda? Çocukluk biraz da kodlamak gibi bir durum. Ve bu kod ile açılımlanan bir hayat.  </p>



<p>Hatta bazen, insanın üzerine bir geç kalmışlık hissi çöreklenir, durur orada. Öyle bir geç kalmadır ki bu, yetişmek istediğiniz şey için, yeniden doğmanız gerekebilir. Vasıflı bir keder. Peki ama, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-labirent">Labirent </h2>



<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="850" height="340" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/12/maze-2264__340.jpg" alt="hüznün fiziği" class="wp-image-14165" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/12/maze-2264__340.jpg 850w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/12/maze-2264__340-300x120.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/12/maze-2264__340-768x307.jpg 768w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/12/maze-2264__340-480x192.jpg 480w" sizes="(max-width: 850px) 100vw, 850px" /></figure>



<p>Ben hiç canlı bir şekilde, tüm halesiyle bir labirent görmedim, içinde bulunmadım. Ama labirentin bende çağrıştırdıkları var. Sizde de vardır. Labirent metaforu yaşayagelen bir <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/cadinin-yuregi-mitoloji-evlat-ve-dunyanin-sonu/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">mit</a> gibi. Ve bu metafor ışığında göze ziyadesiyle çarpan durum, bir çıkışsızlık değil de çıkış bolluğu gibi geliyor bana.  </p>



<p>Şimdi &#8220;ne alaka&#8221; diyeceksiniz belki ama, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Byung-Chul_Han" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Byung-Chul Han</a>’ın <em>Palyatif Toplum</em> isimli eserinde günümüz toplumunu bir &#8220;yapabilirsin&#8221; toplumu olarak nitelendirmesi ve bu bağlamda bu toplumun öznelerini de performans öznesi olarak nitelendirmesi bana bu durumu çağrıştırıyor.  </p>



<p>Özellikle tercih olgusunu düşünüyor insan. Bir labirent olarak da algılanabilecek yaşantımızda, karşılaştığımız yol ayrımında belli bir tarafı seçtikten sonra, şöyle biraz adımlayınca, acaba diğer tarafı seçseydim ne olurdu diye de düşünmüyor muyuz bazen?  </p>



<p>Camusvari diyalektikle ele alarak hayatı bir olanaklar alanı olarak gördüğümüzde, her tükettiğimiz olanakta birçok başka olanağı da dışlamıyor muyuz? Neyse, uzatmayacağım, formun da bir determinizmi var nihayetinde. Son olarak,<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Krzysztof_Kie%C5%9Blowski" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> Kieslowski</a>’nin <em>Przypadek</em> (1981) filmini tavsiye ederim bu bağlamda.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Labirentin en bunaltıcı tarafı, insanın sürekli seçim halinde olmasıdır. Kafa karıştırıcı olan, çıkışın olmaması değil, ‘‘çıkış’’ bolluğudur.</em></p>
<cite>Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 215.</cite></blockquote>



<p>Labirent olgusunu sadece kitabın bu bölümünden cımbızlamadım elbette. Kitabın kapak resmine de konu olmuş bir figürün, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Minotor" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Minotor</a>’un da labirentte hapsedildiğini unutmayalım. Ki, Minotor da kitapta birden fazla kez karşılaştığımız bir figür.  </p>



<p>Bu arada, sahi, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-yalnizlik-paylasilmaz">Yalnızlık Paylaşılmaz</h2>



<p>Minotor’un mitini yazar bizle paylaşıyor, hatta bu figür ile analojiler de yapıyor. Benim de, Minotor’u düşünürken canım çekti, bir analoji yapacağım. Zavallım Minotor karanlık labirentte yalnız başına ve çocuk ruhuyla duruverirken, mutlak karanlığın içerisinde artık gözleri içine dönmüş halde beklerken, bendeniz de labirente giriyorum.  </p>



<p>Zor da olsa Minotor’u buluyorum labirentte. Ben olsam, ben de benzer bir yerde beklerdim kaybolmuş halde. Nitekim, asla tek başımıza olmayışımız, tek başımıza gibi gözüktüğümüz anlarda imgelerimizle, bilişsel kodlarımızla ve daha birçokları ile beraber nefes alışımız gerçeği beni Minotor’a bağlıyor diyebilirim.  </p>



<p>Nitekim anlatıcıyı da bağlıyor, birçok başka şeye bağladığı gibi. Her neyse, ben en son Minotor’u buldum, onu oradan çıkarmıyorum lakin. Ona, çarpık yazımla karaladığım bir kağıdı veriyorum. Kağıtta ise <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96zdemir_Asaf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Özdemir Asaf</a>’ın bir deyişi var: &#8220;Yalnızlık Paylaşılmaz&#8221;. Bendeniz gerisin geri çıkıyorum labirentten. Cebime ufaladığım kırıntıları serpmiştim gelirken, Hansel ve Gratel sağ olsun.</p>



<p>Minotor’u bir canavar olarak mitleştiren insan, terk ettiği çocukluğa dair bir vicdan rahatlaması mı üretiyor acaba? WaterGate skandalından önce de, hem de yüzyıllar önce, simülasyon varmış demek ki. Mitleştirme beni etkiliyor. Aslında, kendisini etkilemediğini zanneden insanları da etkiliyor. Arketip olgusuna bağlamayacağım. Lakin, literatürde Aydınlanma için kullanılan yaygın bir ifadeyi belirtmek istiyorum.  </p>



<p>Aydınlanma, mitlerden kaçarken ve dogmatiği yadsırken, kendisi mitleşmiş ve dogmalaşmıştır. İyi anlaşılabilmesi için, Ritzer’in McDonaldization’ından örnek vereceğim. Aydınlanma ile günümüz yapılanmasına dair temelleri atılan modernitede, insanı kıskacına alan unsurlar neler?  </p>



<p>Verimlilik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik, uzmanlaşma ve sair. Labirentteki Minotor çok daha masum bence. Boğa ile insan karışımı bir Minotorcuk. Möö.  </p>



<p>Bu arada, düşünüyorum da, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kulturel-okuma">Kültürel Okuma</h2>



<p>Bu eserin sevdiğim ve onu değerli kıldığını düşündüğüm bir yanı da, 70’lere ve özellikle 80’lere dair kültürel nüveleri barındırıyor olmasıdır. Hem de ne tam didaktik, ne de salt kurgusal olarak. Alışılmadık bir perspektifi olduğunu söylemiştik zaten.  </p>



<p>Yazarımız ve aynı zamanda anlatıcımız, 1968 yılında Bulgaristan’da doğmuş. Yani çocukluğu 70’lere, ilk gençliği de 80’lere rastlıyor. Sosyalizm, solculuk, propaganda, gündelik pratiğe sinen sosyalist devlet yapısının idari ve siyasal teknikleri, sosyalist bir dönemde aşk gibi unsurlara rastlıyoruz satırlarda.  </p>



<p>Her ne kadar <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Theodor_W._Adorno" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Adorno</a> ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BClt%C3%BCr_end%C3%BCstrisi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">kültür endüstrisi</a> söylemcileri tarafından yerilen bir olgu olsa da, kitle kültürünün anlam üreten ve taşıyan yönüne dikkat çeken ekoller gibi bir etkileşimi oluyor kitabın. Ayrıca, 90’lardan da nüveler var, hakkını yemeyelim. </p>



<p>Elbette bu tarihsellik içerisinde, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Yumu%C5%9Fama_(uluslararas%C4%B1_politika)" target="_blank" rel="noreferrer noopener">detant</a> sonrası dönemde gittikçe devindirdiği anlamı da kaybeden ve köhneleşen sosyalist yönetim anlayışını, 91’de Sovyetler Birliği’nin dağılışını, bu süreçte Bulgaristan’ın durumunu da dikkate almak gerekir. Nitekim eserde yansıtılıyor da.  </p>



<p>Bunca şey yansıyor da, merak ediyorum, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;? Bu arada, bunca şeyin de belki bir sebebi vardır:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Yazayım, yazayım, yazayım, kaydedeyim, muhafaza edeyim, Nuh’un gemisi gibi olayım, ben değil, bu kitap. Sadece kitap ölümsüzdür, sadece onun kapakları dalgaların üzerinde yükselecek, sadece fokur fokur hayat kaynayan sayfalarının arasındaki mahluklar hayatta kalacak.</em></p>
<cite>Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 137.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-labirent-sermayedari">Labirent Sermayedarı</h2>



<p>Labirent demiştik değil mi? Şöyle bir hayal edin, labirentin içerisinde adımlıyorsunuz ve yanından geçip gittiğiniz, arkada bıraktığınızı sandığınız seçeneklerden fısıltılar geliyor. Arkada bıraktım diye zannetmenize rağmen o fısıltılar sanki bir is imiş gibi üzerinize yapışıyor.  </p>



<p>Yaşam formunuzun belirlenimi altında gözüken bilinciniz, adeta genişliyor. Ölümlü olduğunuz gerçeğinin, sonsuz olandan daha ağır basan, belki de ona tebdil olan kalıcılığını hissediyorsunuz. Belki de Doğu Ekspresi’nde Kars’a doğru yolculuk ederken, trende Sokrates ile konuşuyorsunuz. Ya da dünyanın üzüntüleri ile hemhal oluyorsunuz: Portekiz ‘<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Saudade" target="_blank" rel="noreferrer noopener">saudade</a>’si, Türk hüznü&#8230;  </p>



<p>Sahi, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<p>&#8220;<em>Kendimi şu şekilde de takdim edebilirim: Ben, geçmiş satın alan bir kişiyim. Öykü tüccarı. Başkaları çay, kişniş, çek senet, altın saat, toprak ticareti yapar. Ben geziyorum ve toptan geçmiş satın alıyorum. Bana ne derseniz deyin, ne isim verirseniz verin. Elinde toprak olanlara ‘toprak sahibi’ derler, ben zaman sahibiyim, başkalarına ait zamanın sahibiyim, başkalarına ait öykülerin ve geçmişin sahibiyim. Dürüst bir alıcıyım, fiyatı asla düşürmeye çalışmam. Sadece özel geçmiş, belirli insanların geçmişini satın alıyorum. Bir seferinde bana koca bir devletin geçmişini satmaya çalıştılar, kabul etmedim.</em>&#8221; (s. 174.)</p>



<p>Bu labirent içerisindeki hiçbir yaşam ve hiçbir öykü, klasik mantığımızdaki gibi çizgisel değil. Proust’un kanon metninin &#8220;Yakalanan Zaman&#8221; bölümünde bir dejavu ile yaşadığı gibi, döngüsel aslında. Bizim çizgisel ya da döngüsel gerçekliğimiz ise, perspektif ve algı ile şekillenmekte.  </p>



<p>İşte bu yüzden, biz zamanın öğütürken o da bizi öğütüyor. Saatin kadranının ilerleme hızı olarak zaman değil, bir boyut olarak zamandan bahsediyorum. Bu döngüsellik, anlatıcının perspektifi ile de bize sunulmakta kitap boyunca. İşte bu yüzden labirent; tüm hikâyeleriyle, tüm aktarımlarıyla, tüm yorumlarıyla bir labirent.</p>



<p>Algı ovasının bu uçsuz bucaklığı içerisinde bizlere, sadece zamanın ya da seçeneklerin değil, genel olarak toplumsal gerçekliğin tikel gerçekleği iğdiş edişinin yansıdığını belirtebiliriz. Bu yüzden sadece zaman olarak değil; kişilik olarak ya da yaşam formu olarak da farklı bakışları, alışılagelmiş olanın dışındakini sunmakta bize anlatıcı. Ve bunu, sermayesiyle yapıyor.  </p>



<p>Peki, neden &#8220;Hüznün Fiziği&#8221;?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-huznun-fizigi">Hüznün Fiziği</h2>



<p>Eserin <em>Hüznün Fiziğine Giriş</em> adlı bölümünün başlarında, anlatıcının daha önce edebiyat için kuantum fiziği geliştiren birisi olup olmadığına dair merakı bende çağrışım yaptı diyebilirim. Luigi Pirandello’nun <em>Biri, Hiçbiri, Binlercesi </em>adlı eserine yaptığım <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/biri-hicbiri-binlercesi-aynada-gorunen-kim/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">inceleme</a> aklıma geldi. Bir benlik sorgusu içerisinde olan ana karakter için, Belirsizlik Teoremi ile bir analoji kurmuştuk orada. Bu kitapta da yukarıda bahsettiğimiz soru, benzer bir bağlamda ele alınıyor diyebiliriz. Yani &#8220;gözetim&#8221; olgusuyla.</p>



<p>Gözetim olgusu ile salt olarak Foucaultvari bir gözetimden bahsetmiyorum. Sosyal psikolojik bir çözümlemeden bahsediyorum. Çift yarık deneyini bilirsiniz. Orada fotonlar dalgalı bir örüntü çizerlerken, onların hareketlerini gözlemek için ortama bir sensör konulduğunda çizgisel hareket ediyorlar.  </p>



<p>Bu durum, insanın da gözetim hissi içerisinde sosyal benliğine sinen uyma davranışlarını, hatta bu toplumsal ben olgusunun ruhsal benliği de şekillendirişini çağrıştırıyor. Basit bir düalist ayrımdan da söz etmiyorum; şekillendirme olarak bahsettiğim durumun içselleştirilmesini vurgulamak istiyorum aslında.</p>



<p>Bu bağlamda, hüznün merkeze alınmasının sebebi ise, onun nitelikli bir etkileşimin en büyük payandalarından birisi olmasından dolayıdır diyebiliriz. Nitekim farklı bakışları keşfedebilmek için gösterilen empatide, tıpkı zamanın uzay boşluğu olarak bildiğimiz alandaki varlığı ve o alanın kendisi olması gibi, empati evreninin kendisi haline dönüşen de hüzün oluyor. Ve bu hüznün fiziğini bilmek, bu evreni anlamlandırmak oluyor aslında.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Empati, bazılarında acı yoluyla açılır, bende bu daha çok hüzün yoluyla oluyor.</em></p>
<cite>Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 235.</cite></blockquote>



<p>Hüznün devindirdiği bu empatide yani bu anlamlandırmada, onun girdiği kabın şeklini alan hüviyeti önemli. Zira bu durum bize tikelliği, farklı algıları sağlıyor; tektipleşmeden uzaklığı sunuyor. Yaşamı, düşünmeyi, deneyimlemeyi ve keşfedişi değerli kılıyor.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ben-vardik">Ben Vardık</h2>



<p>Anlatıcı ile yaptığımız bu yolculuğun epilog bölümünde, onun &#8220;ben varız&#8221; olarak başlayan anlatısı, &#8220;ben vardık&#8221; şeklinde sona eriyor; kitap bağlamında. Kitap bağlamında diyorum, zira anlatıcının anlatısının bize sunduğu döngüsellik içerisinde, sonluluğun sonsuzluktan yüce kalıcılığı içerisinde, bu durumu mutlak bir son olarak nitelendiremeyiz. Ah bir de, epilog bölümünden sonra başlangıç isimli kısacık bir bölüm var ki, başlığıyla ve o tek cümlelik varlığıyla bize bu durumu çarpıcı bir şekilde sunuyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>Başlangıç. Babam ve dinozorlar aynı anda yok oldu…</em></p>
<cite>Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 263.</cite></blockquote>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/huznun-fizigi-labirent/">Hüznün Fiziği: Labirent</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/huznun-fizigi-labirent/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cehenneme Övgü: Gündelik Totalitarizm</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/cehenneme-ovgu-gundelik-totalitarizm/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/cehenneme-ovgu-gundelik-totalitarizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Dec 2022 21:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[cehennemeövgü]]></category>
		<category><![CDATA[cehnnemeövgükonusu]]></category>
		<category><![CDATA[gündüzvassaf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=12664</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar ve psikolog Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü eserini konuşuyoruz bugün. İyi okumalar...</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/cehenneme-ovgu-gundelik-totalitarizm/">Cehenneme Övgü: Gündelik Totalitarizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Cehenneme Övgü </em>hakkındaki incelememiz sizlerle&#8230; </p>



<p>Gündüz Vassaf’ın gündelik hayattaki totalitarizm üzerine yazdığı <em>Cehenneme Övgü</em> isimli düşünce eserini sizler için inceledik.</p>



<p>Neden cehenneme övgü? Aslında, zıtlık <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Alegori" target="_blank" rel="noreferrer noopener">alegorisi</a> yapılıyor bu ifade ile. Amaç, zihnimizdeki imgeleri kullanarak anlatılmak isteneni daha iyi kavramamız. Cehennem, kötü çağrışımı olan bir kavramdır değil mi? Neden cehenneme övgü yapalım ki? Peki ama ya cehennem olarak bildiğimiz unsurlar bizim tabularımızsa? Ya da, cennet olarak nitelendirdiğimiz unsurlar, anlamlarını içselleştiremediğimiz ve eleştiremediğimiz totemlerimizse yalnızca?  </p>



<p>Bu eserin değerini, iki bağlamda ele alıyorum ben. Öncelikle bu eser, yukarıda zikrettiğimiz soruları bize sordurduğu için değerli. Bir şeyi açıklamanın ötesinde, doğru soruları sormanın değerini tattırıyor bize. Bu yüzden sarsıcı da olabilir. Ama totemleri ve tabuları anlamak ve onların ötesine geçebilmek için de sarsılmak gerekiyor. </p>



<p>İkinci bağlam ise, tu kaka ederek ötekileştirmeyi ya da müthiş derecede benimsemeyi gündelik hayat pratiğinde ele alıyor eser. Bu birbirine zıt olarak görülen radikal uçların, aslında bir ipin iki ayrı ucu gibi olduğunu fark etmemizi sağlıyor.  </p>



<p>Her ne kadar zıt gibi görünseler de değer hiyerarşimizde, ipin iki ayrı ucunu bir yuvarlak gibi birbirinin üzerine getirdiğimizde aslında zıt görünen bu unsurların radikallikteki benzerliğini seriyor gözlerimizin önüne. Haydi gelin, biz de ipin uçlarını tutalım, ve ona farklı bir perspektiften bakalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-19-ask-siiri">19 Aşk Şiiri</h2>



<p>Şiir de bir felsefedir aslında. Zira <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/felsefe-ile-mesafeleri-asmanin-3-yolu" target="_blank" rel="noreferrer noopener">felsefe</a>, rasyonel bağlamda nedensellikleri ele alan bir düşünmedir. Ne de güzel hikmet yumurtladım değil mi? Aslında hiç sevmem özlü söz yumurtlamayı. Hayat özlü bir sözle anlaşılabilmenin ötesindedir bana göre.  </p>



<p>Felsefe de hayata dairdir. Aslında rasyonellik, felsefi düşüncenin özelliklerinden biridir yalnızca diyebiliriz. Peki ya şiir? Şiir de bana göre, duygusal bir rasyonalitedir; rasyonel olmayan değildir. Sadece, onun nedenselliği farklı işler. Zengindir de bu nedensellik.</p>



<p>Bunu vurgulamak istedim zira incelediğimiz kitabımız da bunu vurguluyor. İçerisindeki on dokuz ayrı bölümde, farklı bağlamlarda ele alıyor günlük hayattaki totalitarizmi. Bu on dokuz bölümü aşk şiiri olarak nitelendirmemin sebebi ise, ister mantıksal bağlamda isterse de duygusal bağlamda olsun, bu totalitarizmin bir mutlakıyet halinde varolduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.  </p>



<p>Günlük hayattaki bu totaliter uzantıları görsek, fark etsek ve böylelikle bilincimiz artsa da, totalitarizm kendisini devindirmeye devam ediyor. Lakin tam da bu yüzden bu bölümler, on dokuz adet aşk şiiri. Bize bir ideal de sunuyor eleştirisinde; ulaşmak istediğimiz, hasretini çektiğimiz&#8230;</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-geceye-ovgu">Geceye Övgü</h3>



<p>Hemen hemen tüm kültürlerde, karanlığın kötü güçlerle ilişkilendirildiğini söylüyor bu şiir. Geceye ait olan, gecede yaşayan insanlardan korkulması gerektiğini öngören akıldan bahsediyor. Halbuki gündüz ve gece kişileri aynı kişiler aslında. Ama gün ışığı, görünmeyi sağlayan bir olgu olarak, süperegonun ya da toplumun baskıcı yanlarını da tezahür ettirir, tezahür etmesini kolaylaştırır. Teslimiyettir gün ışığı.  </p>



<p>Bunun karşısında gece ise, bize özgürlük sunar. Normları devindiren kuvvet ise bizlere geceden kaçınmayı salık verir. Geceden nasıl kaçınılır peki? Elbette uyuyarak. Uyumak, gecedeki gerçeği görmezden gelmektir. Zira görmezden gelmezsek eğer, mevcut normların radikal ve totaliter yanlarını hissetmeye başlarız ki, bu durum mevcut normlar için tehlikelidir. Mevcut normlar da bilirler bu tehlikeyi.</p>



<p>Gün boyunca bir şeyleri görürüz ama gördüğümüz şeyler aslında ışığın bizlere yansıttığının belirlenimine tabidir. Çalışmalıyızdır, verimli olmalıyızdır, hesaplı olmalıyızdır, modayı takip etmeliyizdir ve birçok başka gereklilik ile meşgul olmalıyızdır. Ben kaotik bir insan değilim. Çalışmayalım, verimsiz olalım, hesaplı olmayalım, modayı takip etmeyelim demiyorum. Ama bütün bunları yaparken, neden bunları yaptığımız üzerine düşünelim diyorum. Şiir de bunu söylüyor. </p>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em>Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar, gün boyunca, her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Sadece, yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanıp, kurtulmuş olan anlamsızlık, artık saklı değildir. Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. ‘Yaşamın anlamı’ gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudu</em>r.’’</p>



<p class="has-text-align-center"> (Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 21-22.)</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ozgurluk-cehennemdir">Özgürlük Cehennemdir</h3>



<p>Eskiden en azından cehennemin ve işkencenin saklı bir yanı olmadığını, ama günümüzde hegemon terörünün ya da iğdiş etmelerin kamuoyundan gizlendiğini söylüyor bu şiir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Bugün, yeryüzündeki cehennem sansüre tabi. Tabu sayılıyor</em>.’’</p>
<cite>Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, İletişim Yayınları, 2021, s. 28.</cite></blockquote>



<p>Bu bağlamda, sunulan yeryüzü cennetinin yani &#8220;olması gereken&#8221;lerin, olumlanan toplumsal normların totaliter olduğunu belirtiyor. Zira bu olgular, bu olguları düzenleyenlerin kendi tasarılarıdır. Burada özgürlük sorunsalı tartışılıyor aslında.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Günümüzde cehennem kendilerine inananların, cennet ise paralı askerlerin mekanıdır.’</em>’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 30.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-sozcuk-mahpuslari">Sözcük Mahpusları</h3>



<p>Bu şiirde ise temel olarak dilin totaliterliği ele alınıyor. Ve çok kadim bir mitolojik unsur olan Babil Kulesi olgusu da bu bölümün başında <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Gustave_Dor%C3%A9" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Gustave Dore</a>’un çizimi ile ve Eski Ahit’ten bir alıntı ile sunuluyor. Babil Kulesi neden önemliydi? Zira Tanrı, o zamana kadar aynı dili konuşan insanların, bütün dünyanın dilini orada karıştırdı; kendisine ulaşma istençlerine karşı bir ceza olarak. Peki dilsel ayrılma meydana gelince ne oldu?</p>



<p>Tahmin edeceğiniz gibi: İletişimsizlik. İletişimsizliğin ötesinde, aslında bu şiirin asıl irdelediği nokta, diller arası ayrışmadan ziyade, genel olarak sözcüğün nesneler, kavramlar ve duygular üzerindeki indirgemeciliği ile alakalı.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Sözcükler, nesnelerin ve duyguların dünyasına bir düzen, bir standardizasyon getirir</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 35.</cite></blockquote>



<p>Peki ya sözcükler, aktarmak istediğimiz ifadeyi sırtlamakta yetersiz ise? Ya bazı kelimeler, bazı anlamlara gelmiyorsa? Albayım?!</p>



<p class="has-text-align-center">‘<em>‘Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, ‘seni seviyorum’ sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz.</em>’’</p>



<p class="has-text-align-center">Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 36.</p>



<p>Ayrıca şiir, sözle ifadenin karşısına konumlandırılan suskunluk ya da sessizliğin bir iletişimsizlik olarak addedilmesini de eleştirilmekte. Halbuki sessizlik, düşüncenin ve yoğunluğun kaynağı mesabesindedir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Sessizlik sözlerin yokluğu demek değildir. Doldurulması gereken bir boşluk değildir o. Sessizlik sözcüğü bile yanlış. Ozanlar, sessizliğin seslerine kulak verirler.’</em>’</p>
<cite>Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, İletişim Yayınları, 2021, s. 41.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-xx-yuzyil-delileri-artik-ozgur-degiller">XX. Yüzyıl Delileri Artık Özgür Değiller</h3>



<p>Bu şiirde de insanlığın aynı trajik lanetine rastlıyoruz: Standardizasyon. Gerçeğe benzersiz bir bakış açısından bakmak olarak ifade edilebilecek delilik, artık belli bir kalıba sokulmuş durumda. Artık deliler &#8220;ıslah&#8221; ediliyorlar.  </p>



<p>Aslında buradaki tehlike, marjda kalanların tanımlanışını da, onların törpülenmesini de çoğunluğun, popülist olanın yapıyor olmasıdır. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Michel_Foucault" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Foucault</a>’nun <em>Hapishanenin Doğuşu</em> isimli eserinde değindiği gibi, toplum üzerinde bir biyoiktidar oluşturularak, insanların deli olma özgürlüğünden dahi yoksun bir şekilde iktidarı, yani geçer akçeyi içselleştirmesi sağlanıyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Muhalefetin potansiyel bir politik güce sahip olduğu tüm vakalarda, kurulu düzen, akıl sağlığı konusundaki ölçütlerini değiştirmiştir. Bu tür bir esneklik ona daha da büyük bir siyasal güç sağlamıştır</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 48.</cite></blockquote>



<p>Aslında asıl delilik, kolektif olandır. Asıl delilik, normal olarak addettiğimiz unsurların, törpülenen ve kalıba sokulan özgürlüğün içselleştirilmesidir. Postmodern toplumda hakikaten deli olabilmek ise, ayrıcalıktır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Psikiyatri, bir baskı aracıdır. Szass, Laing ve Foucault gibi bilimadamları bu konuyu ele almışlardır.’</em>’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 50.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-burada-yer-surada-da-uyuruz">Burada Yer, Şurada da Uyuruz</h3>



<p>Bu şiir, bize formun ne denli etkili olduğunu belirtiyor; hem de kafiyesiz bir şekilde. Evet, şiirde de, form olan kafiye, şairin yaratıcılığında etkili olabilir. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Hamdi_Tanp%C4%B1nar" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Tanpınar</a> böyle söylemiş Varlık Dergisi’nde. Haklı da bir bakıma. Lakin bu durum, yaratıcılığa katkı sağlayan kafiyenin totaliter olduğu gerçeğini değiştirmez. Velhasıl, yaşamsal formlarımız da öyle değil mi? Hele mekanlar!</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Mekanın en etkili biçimde kullanıldığı apartman dairesi modeli, totaliter bir düzenlemeyi yansıtır. Bu plan, milyonlarca insanın tıpatıp aynı hareketleri yapıp, tıpatıp aynı çevreye tabi olarak yaşaması sonucunu doğurur</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 67.</cite></blockquote>



<p>İşlevsel kullanımlardan uzak durmalıyız demiyorum lakin, işlevsellik uğruna neleri feda ettiğimizin farkında olmalıyız da. Zira tektipleşme, formdan zihne yansır; hatta formdan ruha, duyguya yansır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yaşama mekanının düzenlenmesi, duygularımıza da hükmeder.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 70.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kahramanlar-totaliterdir">Kahramanlar Totaliterdir</h3>



<p>Kahramanın statükoyu sergileyen ve taklit nesnesi olarak algılanan hüviyetinden bahseder bu şiir de. Buradaki yaklaşım, kahramana dair iyi ya da kötü eleştirisi değildir. Tamamen özcü bir yaklaşımdır. Nitekim bu kavram, toplumsal alanın tamamına dair kullanılır eleştirilirken. İlk kertede akla politik bir unsur olan kahraman gelir. Zaten şiir de, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Napolyon_Bonapart" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Napoleon</a>’dan bir alıntı ile başlar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Nedir taht? Kadifeyle kaplanmış yıldızlı bir parça tahta. Devletim ben. Burada halkın temsilcisi yalnızca ben’im. Hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz. İnsanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar. Fransa’nın bana olan ihtiyacı, benim Fransa’ya olan ihtiyacımdan daha fazla</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 76.</cite></blockquote>



<p>Şiirin devamında, kahramanlaştırılan unsurların tümü bağlamında kritize edilebilecek satırlar mevcut. Mesela, moda da bir kahraman rahmi aslında. Yahut modern kültür de bir kahraman. Ve en kritik nokta ise, kahramanlaşmanın çocuk zihnine etkisinde yatıyor. Yaratıcı gerçeklik tasavvurunun iğdiş edildiği bir belirlenimciliğin temsilcileridir kahramanlar, bu bağlamda.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-enformanyaklik">Enformanyaklık</h3>



<p>Bilgiye kolay ulaşım, bilgi bolluğu… Ne de hoş çağrışımları var değil mi bu ifadelerin? Peki ya bilginin bolluğu bizi bilgi olgusuna kayıtsız hale getiriyorsa? Ya da <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Enformasyon" target="_blank" rel="noreferrer noopener">enformasyon</a> kavramının tanımı gereği, bize ulaşan bilginin dolayımında<a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/manipulasyon-algi-yonetimi-ve-kandirmanin-psikolojisi" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> manipüle</a> edici bir yan varsa?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Kaba totaliter toplumlarda, bilgilendirilmiş bir halk, yönetimin varlığını tehdit eder. Rafine totaliter toplumlarda ise, kendisine bilgi verildiğini vehmeden bir halk, iktidar yapısının devamlılığını sağlamak için elzemdir</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 93.</cite></blockquote>



<p>Totaliter öznenin en büyük korkusu muhalefet değildir, ciddiye alınmamaktır diyor bu şiir.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-senin-cinsiyetin-ne">Senin Cinsiyetin Ne?</h3>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Cinselliğimiz bedenimizden çok zihnimizdedir.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 100.</cite></blockquote>



<p>Salt genetikten ziyade, toplumsal cinsiyet olgusunun totaliterliğinden bahseder bu şiir de. Cinsel kimliğimiz ilk girdiğimiz rollerden birisidir. En yoğun koşullandırılma da bu bağlamda meydana gelir. Ayrıca bu şiirde, toplumsal cinsiyet ayrımı bağlamındaki totaliterliğin ortadan kaldırılması için, savaş verilen bağlamın da irdelenmesi gerektiğini belirtilir. Konumlandırmalara dikkat edilmeli; kazanım elde etmek için, eleştirilen düşünceyi pekiştirecek bir düalizm meşrulaştırılmamalıdır der.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-secmeme-ozgurlugu">Seçmeme Özgürlüğü</h3>



<p>Bu şiirde önemli bir nokta vurgulanır: Seçme özgürlüğünün bir illüzyona dönüşme durumu. Anlamı sorgulamaktan ziyade eylemi sorgulamak ön plana çıkarıldıkça, bu illüzyona kapılma olasılığımız da artar. Seçim davranışımızı devindiren güdülenme nedir?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 115-116.</cite></blockquote>



<p>Seçim şayet edilgen bir toplumsallaşma, bir tarafgirlik, salt bir tercih edebilme zevki halinde tezahür ediyorsa, seçme özgürlüğünün &#8220;özgür&#8221; bir eylem oluşu sorgulanmaya açıktır. En kritik nokta ise, seçme özgürlüğümüz olan tercihlerin belirlenişinde yatar:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Bizim oyumuzu ve desteğimizi kazanmak için siyasi partiler, tüketim malları satıcıları, eğlence sunucuları ve dini mezhepler bize kur yaparken, sunmak, sınırlamak ve seçimlerimizi belirlemek suretiyle asıl onlar bizi denetlemektedirler</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s.117.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-hainleri-savunmaya-dair">Hainleri Savunmaya Dair</h3>



<p>Ait olduğumuz <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/grup-bagliligi-ve-uyma-sosyal-hayatimizin-sairleri" target="_blank" rel="noreferrer noopener">grup</a> normlarını hiç sorguluyor muyuz? Zor bir eylem, zira içselleştirdiğimiz unsurlar sınanmış ve tehdit edilmiş oluyor. Toplu olarak hareket edilen her yerde, grup içi saldırı nesnesi her daim grup normlarına aykırı davranan bireydir ve bu durumda bireyin eleştirel kopuşu, &#8220;hain&#8221; olarak sıfatlanmaya götürür. Toplum, bireyin bireyselliğine tecavüz eder bir bakıma.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Saldırı hedefimiz, birey. Bizimle aynı yolda yürümeyenler mahkum ediliyor.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 147.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-olum-unutkanligi">Ölüm Unutkanlığı</h3>



<p>Bir şeyi kaybedeceğimizi bilmek, o şeye dair iştiyakımızı artırmaz mı? Keyfine daha çok varmaz, bunun için uğraşmaz mıyız? Ölümün farkında olmak da, aslında yaşamın güzelliğini algılamaktır bir bakıma. Şiir böyle söylüyor. Her daim ölüm gerçeği altında bir ıstırap değil olumlanan, bir bilinç sadece. Zira ölüm unutkanlığı, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi aklımızın araçsallaşması da bir gündelik hayat totalitarizmidir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 160.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-sanatcidan-sakinin">Sanatçıdan Sakının!</h3>



<p><a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sanat" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sanat</a>, yaratıcı bir dışavurumdur. Ve bu yaratıcılık sadece yeni bir şey yaratmak değil, mevcut bir şeyin yepyeni bir sunumudur çoğu zaman da. Bu şiirde, sanatın yaratımdan ziyade üretim ve tüketim nesnesi haline gelişi; yaratıcılığın kitle standartları çerçevesinde iğdiş edilişi haykırılıyor. Sanatın özgün hüviyetinden ziyade, artık bir sanat tekniğinin ortaya çıkışından dem vuruluyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Sanat, özünde, bir gösteri ya da bir obje değil, bir deneyimin paylaşılmasıdır, bir sürece karşılıklı katılımdır.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 168.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-yasasin-anlasmazlik">Yaşasın Anlaşmazlık</h3>



<p>Bu şiir de, mutlak uyumun ütopik bir şey olduğundan ve düşüncenin, tıpkı tez-antitez-sentez gibi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Diyalektik" target="_blank" rel="noreferrer noopener">diyalektik</a> süreçlerle geliştiğinden bahsediyor. Bir Yidiş atasözü aslında bu bölümü özetliyor:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Herkes aynı yöne çekseydi, dünya alabora olurdu</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 176.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-hayata-karsi-amaclar">Hayata Karşı Amaçlar</h3>



<p>Hedef ve amaç yörüngesinde yaşanan bir hayat, yaşanan değil tüketilen bir hayattır. Hayatı amaçlara indirgemek, onun sadece yüzeyine tutunmaya çalışmaktır. Hem amaç, nedensellik çerçevesinde araç ile sıkça yer değiştirmiştir insanın makus tarihinde ve değiştirmeye de enikonu devam ediyor aslında.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle</em>.’’</p>
<cite> Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 188.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-zip-sen-oldun">Zıp, Sen Öldün</h3>



<p>Bu şiirde müthiş bir kavramdan bahsediliyor: Düğme. Zira düğme, öznenin nesneleştirilmesidir, vicdani rahatlama için mesafedir, otomatizasyon simgesidir. Eylemi dolaylı hale getirerek vicdani rahatlamayı meşrulaştırmaktır aslında. Eylemlerin bilincinden uzaklaştırır insanları. Düğme duyarsızlıktır, öze yabancılaşmadır. Düğme modernitedir ve <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Zygmunt_Bauman" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Baumann</a>’ın da belirttiği üzere, modernite holokostun yeterli değil, gerekli koşuludur. Özlerimize dair, ruhumuza dair, doğamıza dair holokosttur modernitenin tahakkümü ve teknik diktatorya.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Giderek daha çok insan, resmini çekmek üzere olduğu şeyle bütünleşmek, onu duyumsamak, anlamak ve kavramak yerine, görüntüyü yakalamak ve sahneyi kendi bağlamından koparıp almakla meşgul.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 209.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-homo-sapiens-blues">Homo Sapiens Blues</h3>



<p>İnsan nedir? Bu sorudur aslında bu şiirin leitmotifi. Akıl ve duyguyu, anlam ve algıyı, uyum ve çatışmayı; düalist olmamaya dikkat ederek bütüncül bir perspektifle ele alıyor. Evrene benmerkezci yaklaşımı da eleştiriye tabi tutuyor. Aslında, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Cogito_ergo_sum" target="_blank" rel="noreferrer noopener">&#8220;cogito, ergo sum</a>&#8221; yaklaşımının, &#8220;sum, ergo cogito&#8221; olması gerektiğini, benmerkezcilikten ziyade varlığı merkeze almayı yeğliyor.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Başını kuma gömen devekuşu gibi biz de tür-merkezci bir dünya düzeni yarattık</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 236.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-mujde-cocugumuz-oldu">Müjde! Çocuğumuz Oldu!</h3>



<p>Çocuk yapmak, onun üzerinde mutlak bir totaliterliğin doğumudur mu aynı zamanda? Çocuk, yapmayı seçtiğimiz için değil de, yapabildiğimiz için mi dünyaya gelir? Aile yapısı başlı başına bir dikta mıdır? Çocuk ne denli özgürdür? Erginlendiğinde kendi doğrularının peşinde gitmekte özgür olsa bile, olgunlaşma ve sosyalleşme sürecinde oluşan bilinçaltı aslında hayatı boyunca onun yanındadır ve bu, ailenin mutlak etkisinin göstergesidir. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Oscar_Wilde" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Oscar Wilde</a>’a kulak vermiş şiir:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Çocuklar hayata ana babalarını severek başlar, zamanla onları eleştirir ve nadiren affederler.</em>’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 242.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-su-sihirli-an">Şu Sihirli ‘An’</h3>



<p>Hayatlarımızı düzenlediğimizi düşünmek, totaliter bir davranıştır diyor şiir. Yaşama buyuruyoruz. ‘An’ları beklerken yaşamı kaçırıyor, körleşiyoruz.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yalnızca hayatımızı düzenlediğimiz gibi yanlış bir düşünceye kapılmakla kalmıyor, bir de üstelik sevinçleri düzenlemek, kendimiz için en mükemmel koşulları planlamak gibi kibirli bir yol tutuyoruz. Bütün bunlar, yaşamDAN istediğimiz şeyler. Neden bu terim ‘yaşamDA’ istediğimiz şeyler değil? Neden yaşamdan? Çünkü ‘an’ları soyutluyoruz</em>.’’</p>
<cite>Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm, s. 255.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ah-minel-ask">Ah, Minel Aşk!</h3>



<p>Aşkın bir hızlı tüketim metasına dönüşmesini eleştiriyor bu şiir de. Aşk tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir şey değildir! Ayrıca aşk, kendimizi korumanın buyruğunda ‘duygusal yatırım’a da dönüşmemeli.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘<em>‘İnsanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. Aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez</em>.’’</p>
<cite> Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,  s. 265.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-ve-bir-umutlu-sarki">Ve Bir Umutlu Şarkı</h2>



<p>Bütün bu gündelik totalitarizmin altında, elbette umutsuzluğa kapılmayacağız.<em> Cehenneme Övgü</em>, bir bakıma umuttur da. Cehenneme övgü dizmek; cehennemin varlığına, özgürlüğün, umudun, aşkın varlığına inanmaktır. <em>Cehenneme Övgü</em> kitabı da, içindeki bu on dokuz bölümde gündelik hayatın totalitarizmine değinirken, bir yandan da eleştirelliği ile ideal olanın tasvirini sunar önümüze.</p>



<p>Gündüz Vassaf, <em>Cehenneme Övgü </em>kitabını bitirirken de, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Charles_Baudelaire" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Charles Baudelaire</a>’in <em>Paris Sıkıntısı </em>eserinden bir alıntı ile bize umudu salık verir:</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-sarhos-olun">Sarhoş Olun</h3>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em><strong>Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız.</strong></em></p>



<p class="has-text-align-center"><strong><em>Ama Neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun. Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: ‘Sarhoş olma saatidir.. Zamanın inim inim inleyen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz</em></strong>.’’</p>



<p class="has-text-align-center">(Cehenneme Övgü: Gündelik Hayatta Totalitarizm,s. 277.)</p>



<p><em>Pablo Neruda’ya sevgiyle…</em></p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/cehenneme-ovgu-gundelik-totalitarizm/">Cehenneme Övgü: Gündelik Totalitarizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/cehenneme-ovgu-gundelik-totalitarizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sisifos Söyleni: Uyumsuz Olmak</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2022 21:44:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[absürdfelsefe]]></category>
		<category><![CDATA[albertcamus]]></category>
		<category><![CDATA[sisifossöyleni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=13036</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sisifos Söyleni hakkındaki incelememiz sizlerle&#8230; Albert Camus’nün, uyumsuz düşüncenin betimlenmesine dair denemesi olan Sisifos Söyleni eserini sizler için inceledik. Öncelikle</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/">Sisifos Söyleni: Uyumsuz Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Sisifos Söyleni</em> hakkındaki incelememiz sizlerle&#8230; </p>



<p>Albert Camus’nün, uyumsuz düşüncenin betimlenmesine dair denemesi olan<em> Sisifos Söyleni</em> eserini sizler için inceledik.</p>



<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki &#8220;uyumsuz&#8221; sözcüğü, Camus’nün kullandığı &#8220;absurde&#8221; sözcüğünün Fransızcadan dilimize tercümesinde kullanılan karşılıktır. Sözlük anlamı olarak &#8220;usa, mantığa uymayan, abes, boş, anlamsız&#8221; anlamlarını ifade eder lakin Camus’nün bu sözcüğü kullanımındaki ifade, sözlük anlamını aşar.  </p>



<p>Camus bu sözcüğü insanın ve düşüncenin sıfatı olarak ele alır. Bu bağlamda da &#8220;insan açısından evrenin mantığa aykırılığını, tutarsızlığını anlamış, her şeyi olduğu gibi gören, bilinçli insan ya da düşünceyi&#8221; ifade eder. İnceleme boyunca kullanacağımız &#8220;uyumsuz&#8221; sözcüğünü bu perspektifte zihninizde imlemeniz önemli. Nitekim Can Yayınları’nın kullandığı Tahsin Yücel çevirisinde de, çevirmen eserin başlangıcında bu durumu belirtmiştir.</p>



<p>Aynı zamanda, Camus de eserinin başında bir açıklamada bulunmuştur. Bir dürüstlük gereği, uyumsuz duyarlığı ele alırken çağdaş düşüncelerin etkili olduğunu, bu düşünceleri eser boyunca yorumladığını belirtiyor.  </p>



<p>Bununla beraber, uyumsuzun o zamana kadar bir sonuç olarak ele alındığını lakin kendi denemesinde bu kavramın bir çıkış noktası olduğunu ifade ediyor. Bu çıkış noktası ile, insanın ve düşüncenin sıkıntısının doğrudan bir betimlemesini yaptığını söylüyor bizlere. Peki, içinde yaşadığımız bu evrenin mantığa aykırılığı ve tutarsızlığı nedir? Gelin, bu betimleme içerisinde düşünelim bunu.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-intihar">İntihar</h2>



<p>Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Sartre ile Camus’yü karıştırmamak gerekir. İkisi de<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Varolu%C5%9F%C3%A7uluk" target="_blank" rel="noreferrer noopener"> varoluşçu felsefe</a> altında ele alınır lakin Camus, daha ziyade <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Abs%C3%BCrdizm" target="_blank" rel="noreferrer noopener">absürd felsefe</a> başlığında ele alınmalıdır. Zira Sartre’da birey, kendi varoluş anlamını kendisi üretirken ve hayatını bir metafor olarak cennet yapma iradesine sahipken, Camus’de ise yaşamın kendisinin insan ve düşüncesi ile uyumsuzluğu, tabir caizse dekor ile oyuncunun kopuşu betimlenir.  </p>



<p>Sartre’da bir inşa mevcutken, Camus’de ise kendinin ve yaşamın bilincinde olan trajik kahramanın uyumsuzluğu ön plandadır. Nitekim Camus, <em>Başkaldıran İnsan</em>’ı kaleme aldığında Sartre dahil birtakım isimler tarafından hoş karşılanmamış ve yolları da ayrılmıştır bir nevi.</p>



<p>Sartre ile Camus arasındaki ayrımı netleştirdikten sonra, Camus’nün felsefesine daha belirgin bir şekilde yaklaşabiliriz. Kendisinin absürd felsefesi, ilk defa ortaya koyulan bir yaklaşım değildir lakin bu perspektifin önde gelen ismidir de denilebilir.  </p>



<p>Bu perspektif temelde, ne tam bir açıklık ne de anlam sunan dünyada, bunların peşinde koşmanın sonucu oluşan saçmalığı ele alır. Bu bağlamda önemli motiflerden birisi çelişkidir. Öncelikle, temel bir çelişkiyle karşı karşıyayızdır: bir yanda edimlerimiz ve eylemlerimiz ile hayatlarımıza değer yüklemekte, bir yandan da yok olacağımız gerçeğini bilmekteyiz. Peki, bu noktada hayatımızın anlamsız ve boş olduğu bilincine varırsak, intihar mı etmeliyiz?</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.’’</em></p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 21.</cite></blockquote>



<p>Bu bağlamda Camus, intiharın bir çözüm olup olmadığını tartışır. Yaşamın bir anlamının olduğunu yadsımanın, yaşamanın kendisini yadsımaya götürmeyeceğini belirtir. Peki o halde, ölüme kadar hayatı sürdürecek bir mantığımız olabilir mi?  </p>



<p>Camus’nün buna cevabı evet. Nitekim <em>Sisifos Söyleni</em> denemesinde de bize bu mantığı açıklıyor diyebiliriz: uyumsuz aykırılığını. Aslında uyumsuz aykırılık, aynı zamanda insana ve düşünceye de yol gösterir. Zira uyumsuzluk, varılan bir sonuç değil, bir çıkış noktasıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-yabanci">Yabancı</h2>



<p>Camus, insanın yaşamına dair bakışında benmerkezciliğin hakim olduğunu ve bu durumun aslında insanı hayata yabancılaştıran bir devinime neden olduğunu belirtir. İnsanın, algılayabildiğinden ibaret olan gerçekliğinin ötesinde, adeta bir sıçrama yaparak kendisini ve hayatı adeta kurmaca bir şekilde tanımlamaya ve sarmaya çalışmasının absürd oluşuna değinir.  </p>



<p>Varoluşa dair algı alanı dışında kalan kesinliklerin oluşturulmasını ve bu sayede &#8220;ben&#8221;e güven verme çabasını eleştirerek, bu durumun bir uçurum gibi insanın kendisiyle arasını açacağını, yani kendisine yabancılaşacağını belirtir. Her şeyi açıklayan savların, evrensel geçerliliklerin, uygulamacı ve ahlaksal aklın neden olduğu çelişkilerden ve trajikomiklikten bahseder.</p>



<p>Trajikomiktir zira insan, her zaman kendi gerçeklerinin pençesindedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, uyumsuz insan, hangi gerçekliklerin pençesi olduğunu gören ve bunlara karşı uyumsuz olandır, lakin bu gerçeklikleri küçümsemez.  </p>



<p>Nitekim Camus, <em>Sisifos Söyleni</em> denemesinin tamamında, bu durumları küçümsemekten ziyade, onların farkında olmayı betimler ve sıçrama olgusundan söz eder. Sıçrama, kavrayış gücünden el çekilmesidir. Dünyanın usdışılığı ile başkaldırmış uyumsuz özlemi arasında denge kuramamaktır ve uyumsuzun dinamik başkaldırısından kaçma çabasıdır.  </p>



<p>Bu durumu Camus, <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/felsefe-ile-mesafeleri-asmanin-3-yolu" target="_blank" rel="noreferrer noopener">felsefe</a>sel intihar olarak nitelendirir. Tabir caizse, düşünsel bir konformizm adına düşünce iğdiş edilir ve sıçrama yaşanır. Usdışından kaçmak istenirken metafizik usdışına yönelme de bu durumda meydana gelir. Camus bu bağlamda Kierkegaard’ı örnek gösterir. Halbuki uslama, insanı uyanık tutan bir açıklık, yani uyumsuzluk olmalıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-olanaklar-alani">Olanaklar Alanı </h2>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni.webp" alt="sisifos söyleni" class="wp-image-13065" width="837" height="558" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni.webp 510w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni-300x200.webp 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni-480x320.webp 480w" sizes="(max-width: 837px) 100vw, 837px" /></figure>



<p>Camus bize, kendi koşullarımız dışında olan bir anlamın, bizim için anlamının ne olduğunu sorar. Önemli olan bildiğiyle yaşamak ve bildiğiyle yetinmek; araya kesin olmayan hiçbir şey sokmamaktır. Nitekim kesin olmayan şeyleri reddedişi yaşamın tamamına yayarak yaşamak başkaldırının kendisidir ve yaşama değerini bu durum verir.  </p>



<p>Metafizik olana karşı ayaklanma, bilinci yaşatan unsurdur. Uyumsuz için de bilinç, yeter değil, gerek koşuldur. Camus bu durumu &#8220;uyumsuz özgürlük&#8221; olarak nitelendirir. Ölümsüz özgürlük olanağı sıfıra iner lakin eylem özgürlüğü pekişir, etkinliği artar. Bu metafizik gelecek yoksunluğu mutlak umutsuzluk değildir, umut etmemektir. Nitekim yadsımak vazgeçiş, bilinçli yetinmezlik de bir gençlik kaygısı değildir. Uyumsuz özgürlük yalnızca uyumsuz özgürlüktür. Bilince dönüştür, günlük uykunun dışına kaçıştır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Yaşamın bir amacı olduğunu düşlediği ölçüde, erişilecek bir amacın gereklerine uyuyor, özgürlüğünün tutsağı oluyordu.</em>’’</p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 71.</cite></blockquote>



<p>Bu bağlamda Camus, uyumsuza inanmanın, deneyimlerin niteliğinin yerini niceliğe vermek olduğunu belirtir. Yani önemli olan, en iyi yaşamak değil, en fazla yaşamaktır. Nitekim insanın deneyimlerinin niceliği ve çeşitliliğidir ona yaşamı taşımasını sağlayan. Bu nicelik, bu fazla yaşama, insana yaşamını, başkaldırısını ve özgürlüğünü duyumsatır. Hatta bazen niteliği de nicelik oluşturur. Belki bazenden de fazla.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-uyumsuz-insan">Uyumsuz İnsan</h2>



<p>Camus,<em> Sisifos Söyleni </em>içerisinde bize yaşamdaki absürdlüğü ve bu durumdaki uyumsuz insanı betimledikten sonra uyumsuz insanı detaylıca ve örneklerle de ele alır. Nitelikten ziyade niceliği öncüllemesi bağlamında Don Juan’ı örnek verir mesela.  </p>



<p>Tanımak olgusunun nicel çağrışımını vurgular. İncil’de aşk ediminin tanımak olarak ele alınmasının anlamlı olduğunu belirtir. Bu bağlamda iki de tipleme yapar: Birisi oyun/oyuncu, diğeri ise fetih/fatihtir. Bütün yaşam boyunca serüveni sürdürmektir önemli olan. Deneyimleri oynamak, ya da deneyimleri fethetmektir uyumsuz davranış; bilinçli bir şekilde.</p>



<p>Burada ayrıca belirtmek gerekir ki, Dostoyevski’ye ve Kafka’ya da çokça değinir. Uyumsuz karakterler ve kurgusal durumlar barındırmaları sebebiyle onları uyumsuz yaratımın önemli örnekleri olarak ele alır. Bu noktada değinmek istediğim bir pekişme mevcut. </p>



<p>Freud, 1925 yılında Dostoyevski’nin <em>Karamazov Kardeşler</em> isimli eserine yazdığı &#8220;Dostoyevski ve Baba Katilliği&#8221; başlıklı önsözde yazarı &#8220;Dostoyevski yaratıcı bir sanatçı, nevrozlu bir hasta, bir ahlakçı ve günahkâr bir kimsedir.&#8221; şeklinde tanımlamıştır.  </p>



<p>Camus ise Dostoyevski’yi, uyumsuz düşünceyi barındıran ama son kertede sıçrama yaparak iman eden bir kimse olarak tanımlar. Bu durum bana, farklı felsefi ve bilimsel perspektiflerden de olsa Dostoyevski özelinde bir çelişkiyi çağrıştırıyor ki, çelişkinin uyumsuzun yaşamında ne denli önemli bir olgu olduğuna değinmiştik. Ve Camus, uyumsuz için yaratımın, sanatsal dışavurumun önemine ziyadesiyle değinir. Zira uyumsuzluk cesaretini göstermekle mevzubahis çelişki barındırılır ve bu çelişki de yaratımın müthiş bir devindiricisidir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Uyumsuz insan nedir gerçekten? Sonrasızlığı yadsımamakla birlikte, onun için hiçbir şey yapmayan. Böyle bir özlem duymadığı için değil, cesaretini ve usunu buna yeğ tuttuğu için.</em>’’</p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 81.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-uyumsuz-ve-ahlak">Uyumsuz ve Ahlak</h2>



<p>Uyumsuzu örnekleri ile ele alırken, ahlak olgusuna da değinir Camus. Uyumsuz insanın kabul edebileceği tek ahlakın Tanrı’dan ayrılmayan ahlak olduğunu belirtir. Ahlaka aykırılık da dahil diğer bütün ahlaklarda ise uyumsuz yalnızca doğrulamalar görür lakin onun doğrulanacak bir şeyi yoktur. Kabul edebileceği tek ahlak olan Tanrı’dan ayrılmayan ahlak ise uyumsuz için mutlak butlandır zira uyumsuz Tanrı’nın dışında yaşar.  </p>



<p>Bu bağlamda <em>Karamazov Kardeşler </em>romanındaki İvan Karamazov’un &#8220;Her şeye izin vardır.&#8221; haykırışını ele alır. Bu haykırış, bir kurtuluş ve sevinç haykırışı değildir, bilakis acı bir kavrayış ünlemesidir. Zira yaşama anlamını verecek bir Tanrı inancı, ceza görmeden kötülük etme gücünden çok daha çekicidir.</p>



<p>Usdışı dünya yaşamından bir ahlak çıkarılamayacağını belirtir Camus. Burada suça salık vermez. Nitekim bu durum uyumsuz için çocukça bir şey olur. Nietzsche’nin <em>İyinin ve Kötünün Ötesinde</em> isimli eserinde belirttiği savı gibi, ahlaksal olay olmadığını, olayların ahlaksal yorumu olabileceğini belirtir diyebiliriz. Suçlu yoktur. Pişmanlık yararsızdır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Öyleyse uyumsuz insanın uslamlama sonunda anlayabileceği şeyler ahlak kuralları değil, örneklemelerdir, insan yaşamlarının soluğudur</em>.’’</p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 83.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-uyumsuz-yaratim">Uyumsuz Yaratım </h2>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/11/sisifossoyleni.jpg" alt="sisifos söyleni" class="wp-image-13067" width="837" height="586" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifossoyleni.jpg 497w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifossoyleni-300x210.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifossoyleni-480x336.jpg 480w" sizes="(max-width: 837px) 100vw, 837px" /></figure>



<p>Bu başlık bağlamında Camus’nün ilk ele aldığı nokta, felsefe ve roman ilişkisidir. <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/sanat" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sanat</a> yapıtının kendisi, yazan kişi ile beraber yazan kişinin düşüncelerini, bilincini ve hatta bilinçaltını yansıtır. Bu durum, yazanın yazmak istediğinden daha da fazlasını yansıttığı estetik bir simgeselliği ortaya koyar ki, bu da sanat yapıtını değerli kılan durumdur.  </p>



<p>Nitekim uyumsuz için yapıt, bir sevinçtir. Zira gerçeğin pençesinden kurtarır uyumsuzu. Romandaki duyumsama ve betimleme durumu, açıklamanın ve çözmenin ötesinde olan, açık görüşlü bir ilgisizliğe sahip uyumsuz için bilinci ayakta tutan unsurdur.  </p>



<p>Didaktik değildir sanat yapıtı, somut üzerinde uslamlamaya girişmek ise hiç değildir. Uyumsuz tutkunun elle tutulur varlığıdır adeta. Zaten uyumsuz sanatçı için de mesele yapabilmek değil, yaşayabilmektir. Bu sebeple onun yaratımı onun yaşayışıdır. Nitekim sanatçı, uyumsuz düşüncenin bir insan yaşamındaki yansımalarını yansıtması sebebiyle sanatçıdır. Çözüm ya da yanıt barındırmaz, sadece yansıtır.</p>



<p>İnsanın en temel isteminin amaçlarından birisinin bilincini sürdürmek olduğu düşünüldüğünde, ki Camus tek bunun tek amaç olduğunu belirtir, sanat yapıtının önemi daha iyi anlaşılır zira bu yaratıcı dışavurum, bilinci sürdürmenin en etkili yoludur.  </p>



<p>Bu bağlamda Camus, Dostoyevski’yi ele aldığı gibi Kafka’yı da, hatta spesifik olarak <em>Dava </em>kitabını da ele alır. Ahlaka karşı gerçeğin ön plana çıkışını irdeler. Ölçüsüz bir umuttan ziyade gerçeğin ele alınmasıdır yapıtı değerli kılan. Elbette bu ele alış, didaktik bir şekilde değil, simgesel bir şekildedir. Nitekim değeri de buradan gelir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Simgesel bir yapıtı anlamak kadar güç bir şey yoktur. Bir simge kendisini kullananı her zaman aşar, belirttiğini sandığından daha fazlasını söylettirir ona</em>.’’</p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 147.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-sisifos-soyleni">Sisifos Söyleni </h2>



<figure class="wp-block-image size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni.jpg" alt="sisifos söyleni" class="wp-image-13062" width="839" height="559" srcset="https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni.jpg 612w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni-300x200.jpg 300w, https://www.kazankultur.com/wp-content/uploads/2022/11/sisifos-soyleni-480x320.jpg 480w" sizes="(max-width: 839px) 100vw, 839px" /></figure>



<p>Prometheus’u çağdaş fatihlerin ilki olarak addeder Camus. Lakin söylenin ismi Prometheus Söyleni değildir, Sisifos Söyleni şeklindedir. Bunun önemli bir sebebi var. Prometheus her ne kadar Tanrılara karşı çıkmakla başlı başına bir uyumsuzluk sergilemiş olsa da, cezasını pasif bir edimle çeker.  </p>



<p>Halbuki Sisifos öyle değildir. Bilinçli bir şekilde cezasını, aktif bir edimle yerine getirir. Taşı mütemadiyen tepeye taşır. Bilinçlilik onun trajedisi, aktif edimi ise başkaldırısıdır. Tıpkı uyumsuz insanın yaşamdaki hali gibidir. Bu durum bir mutsuzluk değildir, bilakis Sisifos mutludur. Ama amaç mutlu olmak değildir, zira amaç bu olursa bu sefer uyumsuzu bulamaz, uyumsuz olamaz.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘Sisifos’un tüm sessiz sevinci buradadır: yazgısı kendisinindir. Kayası kendi nesnesidir. Aynı biçimde, uyumsuz insan da sıkıntısı üzerinde gözleme başladığı zaman, tüm putları susturur.’’</p>
<cite>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022, s. 140.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca">KAYNAKÇA</h3>



<ul class="wp-block-list">
<li>Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, İstanbul, 2022</li>



<li>Psikanaliz Açısından Edebiyat, Freud-Jung-Adler, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1981</li>
</ul>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/">Sisifos Söyleni: Uyumsuz Olmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/sisifos-soyleni-uyumsuz-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gizli Oturum: Cehennem Başkalarıdır</title>
		<link>https://www.kazankultur.com/gizli-oturum-cehennem-baskalaridir/</link>
					<comments>https://www.kazankultur.com/gizli-oturum-cehennem-baskalaridir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Ziya Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Nov 2022 21:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gizlioturum]]></category>
		<category><![CDATA[gizlioturuminceleme]]></category>
		<category><![CDATA[varoluşçuluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.edavet.com.tr/kazankultur/?p=11814</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gizli Oturum hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor. Varoluşa dair bir gizli oturum olan, eskatolojik alegori ile yorumlanmış anlam yüklü</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/gizli-oturum-cehennem-baskalaridir/">Gizli Oturum: Cehennem Başkalarıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Gizli Oturum</em> hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor. Varoluşa dair bir gizli oturum olan, eskatolojik alegori ile yorumlanmış anlam yüklü bu <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Paul_Sartre" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Sartre</a> eserini sizler için inceledik.</p>



<p>Neden Sartre deyince ya da onun eserleri söz konusu olunca akla hep <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Varolu%C5%9F%C3%A7uluk">varoluşçuluk</a> gelir? Popülerleşmiş bir algı değil mi? Sorumun cevabı belli olmasına rağmen sordum. Evet, popüler. Bu popülerliğin kaynağı da, Sartre’ın varoluşçuluk gibi derin bir felsefi uğraş alanını edebi olarak yorumlayanlar arasında başat olması diyebiliriz.  </p>



<p>Felsefi <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Epistemoloji" target="_blank" rel="noreferrer noopener">epistemoloji</a>ye, onun düşünce diyalektiğine hakim olamayabiliriz. Lakin bu durum bizlerin, hem nesnesi hem de öznesi olmamız bakımından bir felsefe nesnesi oluşumuzu da dışlamaz. İşte bu noktada, dramatik bir kurgu ile düşündürmenin tezahürü olan eserleri ile popülerleşmiştir Sartre.  </p>



<p>Daha da önemlisi, bizi o kurguya dahil etmiştir. <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/felsefe-ile-mesafeleri-asmanin-3-yolu" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Felsefe</a> biraz da şiir gibidir der Unamuno. Varlığım ve düşüncelerim üzerine düşünmek için gereksindiğimiz duygu yükünü işaret eder aslında. Zira duygu da entelektüel bir şeydir, fark edilmese bile düşünceyi gerektirir. Sartre’ın değerinin önemli bir parçasıdır bu bağlam. Peki, bize <em>Gizli Oturum</em> isimli kurgusu ile ne düşündürtüyor? Haydi gelin, beraber göz atalım.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-oteki">Öteki</h2>



<p>Öncelikle bilinmelidir ki Sartre, insanın varlığına ilişkin düşünüşünde eyleme önemli bir yer atfeder. Bu eylemi de görece olarak iyi yansıttığını düşündüğü <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/saticinin-olumu-modern-insanin-olumu" target="_blank" rel="noreferrer noopener">oyun</a> türüne önem verir haliyle. Nitekim eserimiz de bir oyun. Peki bu eylemden kasıt nedir?  </p>



<p>Aslında, insanın olduğu gibi değil de eylem içerisinde irdelenişinin kastını belirtebiliriz. Zira insan, varoluşunu kendi inşa eder ve bu inşa sürecinde eylem önemli bir rol oynar. Bu eylemsellik sayesinde insan, özgürlüğünü de tanır. Bu özgürlüğü tanıma noktasında diğer insanlar ve insana ait yapılar ile yüzleşme unsuru önemlidir ve eylem temelde bunu sağlar.  </p>



<p>Nitekim <em>Gizli Oturum</em> eserinde, birbirinden farklı üç insan, oyun boyunca tek bir mekândadır. Bu mekân, ölümden sonra orada bulundukları bir yerdir. Bir otel odası gibidir. Bu mekânın en önemli özelliklerinden birincisi, sürekli bir ışıklandırma içinde olmaları ve uyku unsurunun olmamasıdır. Bir ikincisi ise, devamlı uyanık olmalarının ve belirli sınırlar içerisinde kalmalarının etkisiyle birbirleri arasında sürekli etkileşim içerisinde olmaları, yani birbirlerine maruz kalmalarıdır.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p>‘‘<em>Her birimiz ötekilerin celladı burada</em>.’’</p>
<cite>Jean Paul Sartre, Gizli Oturum, s.21.</cite></blockquote>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-maruz-kalma">Maruz Kalma</h3>



<p>Peki bu maruz kalma neye neden olur? Birbirlerini sürekli ötekinin gözünden görürler. Bu görüş pek de iç açıcı değildir. Nitekim bu gizli oturum boyunca birbirleri arasında gruplaşarak birbirlerini eleştirirler. Kitaptaki ifade ile belirtirsek, birbirlerinin celladı olurlar.  </p>



<p>Bu gruplaşma, üç ana karakterin ikisinin beraberce bir karakteri eleştirmesi şeklinde olur ve aslında sürekli değişim içindedir. Sabit bir gruplaşma yoktur. Zira diğerlerinin gözünden kendini görme, hem görülen için kendi öz bakışının dışında bir perspektif doğurur, hem de bir ayna gibi kendisini yansıtan bu insanların karakterlerini de açığa çıkarır. Zaten oyun boyunca hem diyaloglar ile, hem de ortaya çıkartılan gerçeklikler ile gruplaşmalarda değişimler yaşanır. </p>



<p>Anlaşılacağı üzere, bir vicdan muhakemesi durumu bu gizli oturum içerisinde kendini hissettirir. Bu durum değerlidir zira varoluşa getirilen bu perspektif, özellikle Batı medeniyetinde bir <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Katarsis" target="_blank" rel="noreferrer noopener">katarsis</a>e neden olmuştur. İnsan, varoluşunu kendisi inşa ettiği için, sorumluluğu da tamamen kendisine aittir. Ve bu değerlendirmeyi de ötekinin bakışı ile daha derinden yapabilir. Aslında bir nevi, öteki olgusunun işlenişine tanık oluruz. Zaten Sartre, oyuna önce Öteki adını yakıştırmış, ama sonrasında ismini Gizli Oturum olarak değiştirmiştir.</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-varolus-ozden-once-gelir">Varoluş Özden Önce Gelir</h2>



<p>Sartre’ın varoluş felsefesinin özü, varoluşun özden önce geldiği şeklindedir. İnsanın varlığını özü belirlemez, insan bu özü kendisi oluşturur. Burada insan merkezci bir yaklaşım vardır. Bu durum, insan özgürlüğüne özsel kısıtlamalar öngören tabulardan kurtulmayı sağlamakla beraber insanın sorumluluğunu artırır. Zira insan, varoluşunu inşa ederken sergilediği eylemlerin dayanağının bizzat kendisidir. Varlığını meşrulaştırıcı olan da farklı bir unsur ya da yapı değil, sadece kendisidir. Bu, önemli bir sorumluluktur. </p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-ozgurluk">Özgürlük</h3>



<p>Sartre bunu, özgürlük için gerekli bir unsur olarak görür. Bu durumu eserde de görürüz. Özellikle karakterler geçmişleri ile yüzleştiklerinde ve bu yüzleşmeyi salt kendi vicdanları ile değil, öteki karakterlerin yargı ve vicdanları ile yaptıklarında, eylemlerinin sorumluluğunun ne denli ağır olduğunun farkına varırlar. Bu sorumluluk olgusu, aynı zamanda özgürlüğün de bir ıstırabı olduğunu gösterir aslında.  </p>



<p>Nitekim Sartre’ın varoluş perspektifinde, kendimize ürettiğimiz toplumsal ve bireysel amaçların nedenselliğinin ne denli kurgu olduğunu fark ediş mevcuttur. Zaten Sartre’a göre <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Determinizm" target="_blank" rel="noreferrer noopener">belirlenimcilik</a> anlamsız ve <a href="https://www.edavet.com.tr/kazankultur/manipulasyon-algi-yonetimi-ve-kandirmanin-psikolojisi" target="_blank" rel="noreferrer noopener">manipüle </a>edici bir olgudur. Belirlenimciliğin tahakkümünü kabul eden insan, kendi varlığına yabancılaşır ve özgür eylemden uzaklaşmış olur.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-sacma">Saçma</h3>



<p>Peki bu durumda açığa çıkan nedir? Hayatın aslında saçma olduğu ifadesidir. Gizli oturum içerisindeki diyaloglarda bu durum ortaya konulur. Nitekim karakterlerin bakışında diyakronik bir dönüşüm mevcuttur. Öldükten sonra gerisingeri hayatlarına bakarlar. Odadaki herkes birbirinin celladıdır ve yaşanmışlıklar çerçevesinde birbirlerini eleştirirler.  </p>



<p>Hayatlarında kendilerine devşirdikleri takıntılarla, değerlerle ve olgularla yüzleşirler. Bu yüzleşme sırasında kendi kendilerine yine hırslı olabilmektedirler lakin diğer karakterlerinin kendi geçmişlerine bakışı, kendilerini ötekinin gözünden görüşleri ve bu öteki perspektifinin kendilerinin eylemlerindeki saçmalığı ifade edişleri, hatta yüze vurmaları durumu meydana gelir. </p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-katarsis">Katarsis</h3>



<p>Bu durum da hem karakterlerin katarsis yaşamalarını sağlar, hem de okuyucuya geçmişteki eylemselliklerin saçmalığını hissettirir. Ayrıca yargıların esiri olma durumunu hissederler karakterler. Halbuki insan, özünü kendi eylemleri ile oluşturur ve bu noktada maruz kaldığı manipülasyon, sonrasında geriye dönüp bakıldığında vicdan azabı verir.  </p>



<p>Aynı zamanda bu manipülasyon, toplumsal olanın yargılarında açığa çıkmak konusunda müthiş bir potansiyele sahip olan saçmayı da görece daha çok gözler önüne serer. Bu durum insana daha çok acı verir. Ve insan bunu fark ettiğinde, şöyle bir durup bağırır: &#8220;Cehennem Başkalarıdır!&#8221; Ama cehennem başkalarıdır derken tam olarak neyi anlıyoruz?</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-cehennem-baskalaridir">Cehennem Başkalarıdır</h2>



<p><em>Gizli Oturum </em>eserinde en çok ele alınan, hatta anlam olarak leitmotifini ifade eden kavram olarak görülen ifade, karakterlerden biri olan Garcin’in oyunun son bölümünde dile getirdiği cehennem başkalarıdır ibaresidir. Peki bu denli ele alınan bir ifade bize neyi anlatıyor? Şanslıyız ki, Sartre’ın bu konuda bir pasajı mevcut:</p>



<p class="has-text-align-center">‘‘<em>‘<strong>Cehennem başkalarıdır’ hep yanlış anlaşıldı. Başkalarıyla olan ilişkilerimizin her zaman zehirli olduğunu, onların her zaman cehennemi ilişkiler olduğunu kastettiğim zannedildi. Oysa demek istediğim bambaşka bir şey. Demek istediğim, eğer başkalarıyla olan ilişkiler çarpık ve kirli ise o halde başkası ancak cehennem olabilir. Neden mi? Çünkü temelde diğer insanlar, kendi hakkımızdaki fikrimizin oluşum sürecinde en önemli yeri işgal ederler. Kendimizi düşünürken kendimizi tanımaya çalışırken temelde başkalarının bizimle ilgili hâlihazırda sahip olduğu bilgileri kullanırız. Kendimizi, başkalarının sahip olduğu, kendimizi yargılamamız için bize verdikleri araçlarla yargılarız. Kendimle ilgili ne söylersem söyleyeyim, her zaman başkalarının yargısı buna dâhildir. Bu da demek oluyor ki eğer ilişkilerim kötüyse kendimi tamamen başkalarına bağımlı kılarım. Ve böylece gerçekten de cehennemde olurum. Ve dünyada başkalarının yargılarına fazlasıyla bağımlı oldukları için cehennemde olan çok fazla insan var. Ancak bu hiçbir şekilde başkalarıyla ilişki kuramayacağımız anlamına gelmez. Bu sadece diğer herkesin her birimiz için ne kadar önemli olduğunu gösterir</strong></em>&#8221; (A. Astruc, M. Contat, G. Selingman, Sartre By Himself, 1976.)</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-bagimlilik">Bağımlılık</h3>



<p>Burada Sartre’ın bahsetmek istediği, diğer insanların salt olarak cehennem olmadığıdır. Diğer insanlar, onlarla ilişkilerimiz kötü ise cehennem olurlar. Salt olarak cehennem değildirler zira kendimizi anlayabilmemiz için yine onlara ihtiyaç duyarız. Başkalarının yargıları bizi her zaman etkiler. Önemli olan o insanlar ile ilişkilerimizin bizi bağımlı hale getirmemesidir.  </p>



<p>Bu bağımlılık, Sartre’ın felsefesindeki en önemli olgulardan olan özgürlüğü baltalar. Bu duruma temelde, insanlara nesne olarak yaklaşılması ve insanların da bireyi nesne olarak ele alması neden olur. Bu durum nihayetinde enikonu bir işkenceye maruz kalma hissi yaratır. Yani bu görece karşılaştırma ve gelişen çatışma durumu aslında bir egemenlik mücadelesine neden olur.  </p>



<p>Bu bağımlılığı oyunda Garcin karakteri iyi yansıtır. Kendi geçmişi ile yüzleşirken diğer insanların görüşlerine kendisini muhtaç kılar. Beklediği dönütleri alamayınca da bu gizli oturum sonunda &#8220;Cehennem Başkalarıdır&#8221; şeklinde haykıran da o olur:</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p><em>‘‘GARCIN: (…) Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını… Acı, ateş, kızgın ızgara; hepsi sizsiniz demek… Ay! Ne gülünç şey… Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem Başkalarıdır.’’</em></p>
<cite>Jean Paul Sartre, Gizli Oturum, De Yayınevi, İstanbul, 1965, s.50.</cite></blockquote>



<h2 class="wp-block-heading" id="h-kotu-niyet">Kötü Niyet</h2>



<p>Anlaşılacağı üzere, Sartre’ın felsefesinin temelinde varlık özden önce gelir. Bu durum, özgürlüğün öncül bir koşuludur. Bu sayede insanlar kendilerini yapıp ettiklerinden mutlak olarak sorumlu tutabilirler ve bu yükü sırtlanabilirler.  </p>



<p>Bu durum onların sorumluluktan kaçmalarını, kötülüğü sıradanlaştırmalarını engeller. Kendi varoluşunun ve yapıp ettiklerinin sorumluluğunu almayarak bahaneler uydurmak, belirli rollerin arkasına saklanmak gibi durumlar ise Sartre’ın belirttiği gibi kötü niyettir.  </p>



<p><em>Gizli Oturum</em> içerisinde de bunun en bariz örneğini yine Garcin karakterinde görürüz. Bu kötü niyet, insanın eylemlerinin oluşumunu ve sonuçlarını manipüle eder. Bu manipülasyon da aslında meşrulaştırmanın kendisidir. </p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-kotulugun-siradanligi">Kötülüğün Sıradanlığı</h3>



<p>Bu konu bağlamında bir analoji çağrışıyor bende. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hannah_Arendt" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Hannah Arendt</a>’in Kötülüğün Sıradanlığı eserinde ele aldığı bir durum var. Nazi dönemi bakanlarından olan <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Adolf_Eichmann" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Adolf Eichmann</a>’a, İsrail’de çıkarıldığı mahkemede, kendisine isnad edilen suçları neden işlediği soruluyor. Onun cevabı ise çarpıcıdır.  </p>



<p>Yaptıklarını kötü bir kasıt ile yapmadığını, kendisinin bir devlet görevlisi olduğunu ve devletin talep ettiği görevleri yerine getirdiğini belirtiyor. Burada gördüğümüz durum, Eichmann’ın kötülüğü sıradanlaştırmasını ifade ediyor diyebiliriz. Varoluşunun ve eylemlerinin sorumluluğunu almaktan kaçıp, etik bir süzgeçten geçirmeksizin uyma davranışı sergilediğini görüyoruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="h-radikal-donusum">Radikal Dönüşüm</h3>



<p>Sartre, aslında bu noktaya da değinmiştir. Yani sorumluluktan kaçma durumundan yine insanın kendi kendisini çıkarabileceğini belirtir. Kötü niyetten sorumluluğa geçişi ise radikal dönüşüm olarak nitelendirir. Bu dönüşümün temelinde sorumluluk almanın gerekliliğini belirtir ama nasıl olacağı konusunda spesifik bir belirleme yapmaz. Bu durum önemlidir. Zira cehennem başkalarıdır mottosunun, yine Sartre’ın sonraki düzeltmelerinden de anlaşılacağı üzere, mutlak bir belirlenim olmadığını gösterir bize.  </p>



<p>Madalyonun iki yüzü metaforu gibidir aslında. İnsanlar cehennem olma potansiyellerini içermekle beraber, cennet olma potansiyelini de içerirler. Madalyonu cehennem yönüne çevirenler ise benmerkezcilik, iletişimsizlik, hırs, mutlak pragmatizm gibi unsurlardır. </p>



<p>Ayrıca bu kötü niyet olgusu, sadece insanlar arasındaki ilişkiyi betimlemez, insanların kendi varoluşlarına dair durumu da konumlandırır. İnsanlar çoğu zaman kendi endişelerinin, kaygılarının ve kabuk tutmuş geleneklerinin kurbanı olurlar. Oyunda ölü metaforunun kullanılması da bu yüzdendir. Bu kabuk tutmuş insanlar aslında ölü gibidirler. İnsan hangi cehennem çerçevesinde yaşıyorsa yaşasın, o çerçeveyi kırmak da kendi elindedir. Tıpkı o çerçevenin içinde kalma iradesinin de kendine ait oluşu gibi.</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="h-kaynakca">KAYNAKÇA</h4>



<p>JEAN PAUL SARTRE, GİZLİ OTURUM, DE YAYINEVİ, İSTANBUL, 1965</p>



<p>A. ASTRUC, M. CONTAT, G. SELINGMAN, SARTRE BY HIMSELF, 1976</p>



<p>SEMRA YÜCEL ÖTGÜN, JEAN PAUL SARTRE&#8217;IN GİZLİ OTURUM OYUNUNUN GÖRSEL YORUMLARI, GAZİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, 2011</p>



<p>KIKI BERK, “HELL IS OTHER PEOPLE”: SARTRE ON PERSONAL RELATIONSHIPS</p>



<p>HANNAH ARENDT, KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2018</p>
<p><a href="https://www.kazankultur.com/gizli-oturum-cehennem-baskalaridir/">Gizli Oturum: Cehennem Başkalarıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.kazankultur.com">Kazan Kültür</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.kazankultur.com/gizli-oturum-cehennem-baskalaridir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
